Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

Hira dergisi, 18. Sayı (Ocak-şubat-Mart 2010)

Herkul | . | KITAP OZETLERI

Kitap Adı : Hira dergisi, 18. Sayı (Ocak-şubat-Mart 2010)
Özetleyen : Eşref Önen
Yazarı :
Dili : Arapça
Yayınevi : Işık Yayıncılık
Sayfa Sayısı :
Özeti İndir

İÇİNDEKİLER

-Yaşatma İdeali (Yeni Ümit Dergisi – Ocak 1999)

-Kur’an Perspektifinden Umranları Seyri

-Müslüman ve Bilimkurgu

-Kur’an’ın Hizmetindeki Şiir

-Psikolojik Tezler ile Kur’an Hakikatleri Arasında Ruh Hastalıkları

-Bediüzzaman Düşüncesinde Ruhî Zaman Telakkisi

-Hak Olan Hususun Ayân Beyan Olacağı Ân..

-Osmanlı Sultanlarında Peygamber Sevgisi

-Medeniyetler Diyalogu: Teâruf (tanışıp kaynaşma) Ufkuna Doğru

-Bal Peteğindeki Matematik

-Dev Karadelikler

-Ölümün Öteki Yüzü

-Kas Sisteminin Dilinden

-İslam Sanatları Arasında Bir Sanat: Tiyatro

-Ferid el-Ensârî ve Kaleme Aldığı Son Roman “Öncü Süvarinin Dönüşü”: Yeniden Doğuşun Destanı ve Veda Konuşması

-Ufuk Göründü

-Atsız Süvârî

Makale Adı: Yaşatma İdeali (Yeni Ümit Dergisi – Ocak 1999)

Yazar Adı: M. Fethullah GÜLEN / TÜRKİYE

Bugüne kadar hiçbir ideoloji, insanları uzun zaman bir arada tutmayı başaramadı. Bir arada tutmak şöyle dursun, böyle bir beraberliğin gerektirdiği şartları dahi tam olarak ortaya koyamadı. (…) dünyaya kalıcı bir huzur ve güven veremedi. Vaad edilenlerin verilemeyişi, alıcı konumunda bulunanların güvenini temelden sarstığı gibi, verilenlerin evrensel olamayışı, insanlığı bütünüyle kucaklayamayışı ve insan tabiatına mülâyim gelmeyişi de, herkeste bir güven bunalımı meydana getirdi; dahası bundan böyle vaad edilecek şeylere karşı da bir kuşku ve tereddüt hasıl etti.” tespitiyle makaleye giriş yapılıyor.

Makalede aşağıdaki hususlar tespit ediliyor, tahlil yapılıyor ve onların sebepleri belirlenerek çözümler sunuluyor:

Günümüzdeki ideolojilerin birer düşünce enkazı haline gelmesinin altında yatan gerçekler:

“Mekanik bir sistemde küçük bir parçanın eksikliği, o mükemmel sistemi bir enkaz yığını haline getirdiği” vurgulanarak şu hususlar serdedilmektedir:

1-Büyük iddialarla ortaya atılan ideolojiler büyük ölçüde beşer tabiatına ters olmaları,

2-Her kesimi kucaklayamamaları,

3-Vaad ettiklerini gerçekleştirememeleri,

4-İnsanlığın ihtiyaçlarına cevap verememeleri;

5-Bir kısım insanî değerleri göz ardı etmeleri,

6-(Bazılarının) İnsanlar arasında kin, nefret ve gayz duygularını körüklemeleri

Yaşadığımız dönemin özellikleri:

1-Düşünce dünyaları merkez değiştirmekte,

2-Temel ve kalıcı alâkalar şahıslar âleminden fikirler âlemine kaymakta,

3-Üst üste yanılmaların insanları bundan sonraki tespitlerinde daha hassas olmaya zorlamakta

Miletimizin içinde bulunduğu durum:

1-İç içe uçurumların olması

2-Köprüler yıkılıp yollar yürünmez hâle gelmesi

3-Milletimiz tarihinde az yaşanan türden değişik imtihanlarla sarsıldığı bir fırtınalı zaman dilimini yaşaması

Olumsuzlukları lehe çevirmenin yolu:

Olumsuz gibi görünen şartların hadd-i zatında kaderdenk bir yol ayırımı olduğu, iyi değerlendirilmesi durumunda bazı milletler için birer tarihî milât da olageldiği belirtilmektedir.

Böyle hâller; bazen plânlarıyla, projeleriyle, stratejileriyle ve bunları üretecek cins dimağlarıyla, yaşama yerine yaşatmaya ömürlerini adamış temsilci kahramanlarıyla lehe çevrilebileceği üzerinde duruluyor.

Çözüm/Realist olmak:

1-Alışılagelen formdaki tasarılarla bütün bu olumsuzlukların üstesinden gelinemeyeceği

2-Böylesine olağanüstü haller, insan üstü gayret ve fevkalâde bir performans isteyen hâller olduğu..

Bugün en büyük meselemiz; 1-Millet fertlerinin ruhunda yeniden bir kere daha yaşatma arzusunu tutuşturma, 2-Millet fertleri ile idealleri arasına girmiş bulunan bütün yabancı mülâhazaları ayıklama, 3-Onun durgunlaşmış gibi görünen enerjisini harekete geçirme, 4-İyi bir motivasyon ve disiplinli bir faaliyetle onu bir kere daha tarihî mefkûresine doğru yürütme..

Hedef: “Büyük bir millet olmayı düşleme”

Hedefe varmanın yolu:

1-Uzmanca plân ve projelerin lüzumuna inanma

2-Büyük bir millet olma mefkûresine bağlı ideal nesillerin yetiştirilmesi zaruretine inanma

3-Dar bir dairede de olsa böyle bir mefkûrenin, belli ölçüde gerçekleştirme ve örneklerini birkaç bin insanla ortaya koyma

Yüksek bir mefkûreye dilbeste olmuş ideal nesillerin evsafı / Hedefleri

a-Tıpkı Millî Mücadele’de olduğu gibi, yurdunu yuvasını terk edip dünyanın dört bir yanına hicretler teşkil etmeleri

b-Her tarafa millî ruh fidelerini dikmeye çalışmaları,

c-Geleceğin büyük Türkiye’sinin, dünyadaki karakollarını hazırlamaları,

d-Gittikleri her yerde kendi ruh ve mânâ dünyalarını sergilemeleri,

e-Milletimizin tarihin derinliklerinden gelen itibarını yeniden ortaya çıkarıp onu, devletler arası muvâzenedeki hakikî yerine oturtmaya gayret etmeleri ve bütün bunlarda belli ölçüde muvaffak da olmaları,

f-Lobi faaliyetleri ve kendilerini tanıtmaları konusunda bu hasbîler kadrosu, bazen aç, bazen susuz; ama her zaman imanlı, ümitli, azimli ve Allah’a dayanıp, sa’ye sarılıp, tevfike de râm olmalarıyla bir hamlede, bir nefhada halledecek kıvamda bulunmaları

Yapmamız Gerekli Hususlar: 1-Milletçe bizim düşüncemiz bir imar, bir inşa düşüncesi olmalı, 2-Birkaç asırdan beri içinde bocalayıp durduğumuz düşünce fakirliğinden, mefkûresizlikten mutlaka kurtulmalı, 3-Kendi medeniyet telâkkimiz ve kendi kültürümüzle dirilme gibi yüksek bir gâye-i hayale ihtiyacımız var. 4-Yakın bir gelecekte milletimizin tarihî değerler blokajı üzerinde bir heykel gibi yükselmesi için, milletçe daha çok sancıya, ızdıraba ve zamanın çıldırtıcılığına karşı sabırlı olmalı, 5-Hâdiselerin kendi tabiatları içinde gelişme süresine saygılı kalmanın bu tabiatı çok iyi tanımaya bağlı olduğunu bilmeli..

İnsanlığın akın edeceği ve etrafında birleşeceği câzibe Merkezinin oluşması için:

1-Mevcut durumun bir kısım tutarlı stratejilerle değerlendirilmesi

2-Toplumdaki metafizik gerilim ve birkaç asırlık aktivitenin yüksek bir ideal etrafında iyi organize edilmesi

Uluslararası Muvazenede sözsahibi olmak için

Her şeyden evvel, yüksek bir gâye-i hayalin belirlenmesinin gerekliliği üzeride durulmuştur.

1-Yüksek bir mefkûre: Evvelâ millet olarak bizim, sonra da topyekün insanlığın iradelerimize fer, gözlerimize nur ve gönüllerimize ümit kazandıracak ve bizi yeni inkisarlara uğratmayacak yüksek bir mefkûreye ihtiyacımız var. Aklî, mantıkî, hissî boşlukları olmayan ve yukarıda söz konusu edilen (mezkur) olumsuzluklara karşı kapalı bulunan, şartlar el verdikçe de realize edilebilen bir mefkûre ve bir gâye-i hayale ihtiyacımız var.

2-Kendi değerlerimizi esas alıp, ileriye mâtuf onların üzerinde üreteceğimiz politika ve tasarılarda hep yüksek bir gâye-i hayal takip etmek.. ta ki, politikalarımızda istikrar olabilsin ve bu iki gücü müsâdemeye meydan vermeden aynı yönde kullanabilelim.

3-Herhangi bir faaliyet veya hareket ne kadar samimi duygularla da temsil edilse her zaman yapıcı olmayabilir. Niyet doğru işlerin mânevî bir buudu olarak şâyân-ı takdir bir iş sayılsa da, yanlış işlerin vasfı olduğunda kat’iyen aynı mânâyı ifade etmez.

Herhangi bir hareket, motivasyon durumuna göre yapıcı da olabilir, yıkıcı da. Plân ve projede akıl, mantık ve hislerin bir değer ifade ettiği yerde, hissî boşlukların bulunmaması yanında sağlam bir temsil de çok önemlidir.

Yüksek bir mefkûrenin önemi: 1-İdeal nesilleri harekete geçiren bir marş, 2-Onların bitmeyen enerjilerini besleyen bir dinamo, 3-Aşk u heyecanları için dupduru bir kaynak, 4-Kaderlerini semâlara haykıran bir coşkudur.

Böyle bir mefkûre sayesinde gerçekleşmesi beklenen hususlar: 1-Ferdî gayretler, müşterek harekete dönüşür, 2-Katlanarak büyür, 3-Ayrı bir derinliğe, ayrı bir debiye ve tabiî ayrı bir ritme ulaşır, 4-Kendine mutlaka bir mecrâ bularak yoluna devam edecek bir hal alır.

Mefkûrenin Evsafı: 1-İnsanların sînelerinde bir ateşi tutuşturup onları harekete geçirecek idealin bir disiplinler ideali olması ve bir nizama bağlı olması gerekir, 2-İnşa edilecek bir âbideden evvel onu teşkil edecek unsurların sağlamlığı, her parçanın bir diğeriyle uyumu ve hedeflenen estetiğe müşterek katkıları çok önemlidir.

Oluşumun Gerçek Sırrı: “Böyle harika bir oluşum, ne küçümsenmeli, ne tesadüflere verilmeli ne de gidilen ülkelerin azizliğinde aranmalıdır” buyruluyor ve fevkalâde hareketteki sır için şu hususlar sıralanıyor;

1-Samimi gönüllerin Allah’a yönelmesi

2-Azizliği, tarihin derinliklerinden gelen bir millete, Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan ihsanlarında aranmalıdır..

3-Gayret, samimiyetle çarpan sînelerden; vefa, milletten; tevfik de Allah’tandır.

Başka bir deyişle dinamikleri şunlardır: 1-Hiç bitmeyen güç kaynakları: imanları; 2-hiç sönmeyen aşk u heyecan menbâları: millî mefkûreleri olması

En önemli güç kaynakları: 1-İmanları, 2-Her zaman gönüllerinde köpürüp duran ilhamları başkalarının sînelerine boşaltabilme idealleri

Pek çok tazyik, iftira, isnad ve insafsızca karalamalara rağmen, bu vefalı milletin ona yakışır fedakâr evlatları, ellerinde ilim, irfan meş’aleleri, geleceğin büyük ülkesi adına sürekli gurbete, hasrete, mahrumiyete yürümeleri

Senelerden beri hiçbir fire vermeden, milletimiz ve ülkemiz hesabına çok önemli bir misyon edâ etmeleri

Hedeflenen Oluşum ve Hareketin kriterlerinden: Fasl-ı Müşterekleri belirleme: Böyle bir harekette, köylü-kentli, aydın-esnaf, talebe-muallim, cemaat-hatip bütün kesimleriyle toplumun bu müşterek hareketine yörünge teşkil edecek fasl-ı müştereklerin belirlenmesinde de zarureti,

Fasl-ı Müşterekleri Belirlerlemede Engeller/Zorluklar: 1-Bu konuda rivayetler kafaları karıştıracak kadar muhtelif.. 2-Hevâ-yı heves, aklın önünde ve hüdânın otağında ikamet ediyor, his de mantığın tahtında ahkam kesiyor..

Fasl-ı Müştereki belirleme Faydaları: 1-Bu ideali paylaşan fertlerin sürekli canlı kalmaları, 2-Kolektif faaliyetler âhenk içinde yürütülecek, 3-hızlı motivasyonlarla zaman ve imkânların en rantabl şekilde değerlendirilecek, 4-Düşünceye genişleme fırsatı verildiği için her an yenilenmeye de açık kalınmış olunacak..

Fasl-ı Müştereki belirleme Yolları: 1-Müslümana yeni bir din anlayışı telkin etmeye ve herkese Müslümanlığı yeni baştan öğretmeye kalkışılması yanlışına düşülmemesi, 2-Bugüne kadar öğrendiklerinin hayatî önemlerini, müessiriyetlerini ve kalıcılıklarını anlatmalı..

Fasl-ı müşterek (ortak payda)ler: 1-Milletimizi, dünya devletleri arasında önemli bir muvazene unsuru haline getirmek.. 2-Ferden-ferdâ, ne pahasına olursa olsun bu misyonu edâ etme ahd u peymânında bulunmak.. 3-Düşünceyi öne çıkarıp, millî hisleri de dengeleyerek bu umumî harekette aklî, mantıkî, hissî boşluklara meydan vermemek.. 4-Hakikat aşkını, ilim ve araştırma iştiyakını Allah’a amûdî yükselmenin birer vesilesi sayarak toplumu her zaman bu anlayışla beslemek…

İfrat ve Tefritin ortak noktası: 1-Hevâ-yı heves, aklın önünde ve hüdânın otağında ikamet ediyor, his de mantığın tahtında ahkam kesiyor.. bu çarpıklığı, inkâr ve ilhadı meslek edinmiş bulunan ve oturup kalkıp dine saldıran bir kısım ateistlerde görmek mümkün olduğu gibi, sadece kendini dindar sanan kalbî ve ruhî hayata kapalı softalarda da görebiliriz. Bu iki tip insan, zahiren birbirinden farklı görünse de ülkeye, millete, dine zarar vermede at başı sayılabilirler. b-Her iki kesim de, dinin ruhuna karşı fevkalâde saygısız, hür düşünce adına alabildiğine müsamahasız ve paylaşmaya da kapalıdırlar. İftira, tezvir, karalama bunların biricik sermayeleri ve kendilerinden kabul etmediklerini gammazlama da en büyük marifetleridir. Neye sığınıp kime arkalarını dayayacakları önemli değildir; önemli olan hazmedemediklerini ne yapıp yapıp hazmetmektir. Aslında her iki cephenin de bu konudaki hırsları ve gayretleri o kadar aşkındır ki, zannediyorum cehdin bu kadarı (!) yerinde kullanılsaydı o bütün bir dünyayı ihyâ edebilirdi.

Enerji’nin İstihdamı:

Her din, ferdî enerjileri zabt u rabt altına alıp bütün mevcut bloke gücü yeni bir medeniyet ve yeni bir umran çağına yürümenin önemli bir dinamiği hâline getirmiştir.

1-Zarar veriyor mülâhazasıyla ferdî enerjiler kat’iyen söndürülmemeli,

2-aksine, mümkün olduğunca zerresi dahi zâyi edilmeden, daha önceden belirlenmiş bulunan gâye-i hayali gerçekleştirme yönüne kanalize edilmeli

3-Ruhlardaki müsâdeme ahlâkı giderilerek onun yerine mutâbakat anlayışı yerleştirilmeli,

4-Hattâ mümkünse her fert bu konuda şartlandırılmalı

Ferdin Görevleri: a-Din rehberliğinde her fert, hürriyet ve şahsî faaliyetlerini, toplumun hareket ve faaliyetleriyle dengeleyerek, bir yandan kendi iradesinin hakkını verip özgürce davranırken, diğer yandan da başkalarıyla olan hareket bütünlüğünü koruyup iki hamleyi birden gerçekleştirebilmeli

Ferdî kabiliyetleri İstihdam Keyfiyeti / Dikkat Edilecek hususlar

1-Bütünlük ve denge, daha sağlam bir organizasyona bağlanmamışsa, parça parça hareketler ne kadar canlı ve çalımlı da olsa, umumî maksat istikametinde birbirlerini desteklemeleri şöyle dursun, bazen hareketsizlikten daha kötü sonuçlar da doğurabilirler. Hâsılı, ister hareketsizlik ister harekette disiplinsizlik ikisi de farklı birer ölüm demektir. Fertleri böyle bir ölümle sarsılmış milletlerin elenip tarihin dışında kalmaları ise kaçınılmazdır.

2-İnsanlarda münferit hareket etme duygusunu tetikleyen ve ferdî mülahazaları öne çıkaran sebepler: 1-Bencillik, 2-Kendine güven, 3-İktidarın sınırlarının bilinmemesi, 4-Birlik ve beraberlik ruhunun, kolektif faaliyetlerin, vifak ve ittifakın, nasıl ses getiren bir inayet çağrısı olduğunun sezilememesi, 5-Şöhret, şan, şahsî çıkar gibi hususlar, 6-Hedefin unutulup, gâye-i hayalin ortadan kalkması neticesinde, egoizmanın ağına düşülmesi, hizmet aşk u şevkinin yerini cismanî arzuların alması ve başkaları için yaşama duygusunun sönmesi

Mesafe Almanın Yolu / Çare:

a-Vicdanın saygı duyacağı ve iç insiyakların bir ibadet neşvesi içinde temâyül göstereceği yüce bir hedefin belirlenmesi

b-Mevcut şartlar ve ortama göre kusursuz bir organizasyon

c-Ayrı ayrı devrelerdeki enerjinin aynı noktaya yönlendirilmesi; yani farklı kesimlerdeki bilgi birikimi, tecrübe ve bloke gücün o gâye-i hayalin emrine verilmesi

Misal olarak ise “Millî Mücadele” esnasındaki ferdî faaliyetler zikredilmekte ve şu değerlendirme yapılmaktadır: “Oldukça basit fakat her kesimce saygı duyulan bu mefkûre, aklî, mantıkî, hissî bütün boşlukları dolduracak ve bütün hareketleri tek bir noktaya teksîfe yetecek güçteydi ve işte bu güç, şart-ı âdi plânında hedeflenen hususları gerçekleştirmeye yetti.”

Başarısızlık sebeplerinden:

a-Hedef farklılığı ya da hareket etme müşterek insiyakı programlarının muvakkat his dalgaları karşısında alabora olmasıyla, her biri tek başına iyi sayılan işler, bu gibi “teâruzlar” ve “tesâkutlar” ağında birbirini yok ederek hedefe varamazlar.

b-Hiçbir ideali ve gâye-i hayali bulunmayan, bulunsa da ona göre zihnî hazırlığı olmayan toplumlar da hep hareket ederler ama, asla mesafe alamazlar..

Handikaplar:

1-Zaferlerle gelen rehâvete ya da başarı sarhoşluğu: Her zafer ve muvaffakiyet beraberinde rehâvet de getireceğinden (إذا جاء نصر الله والفتح… فسبح بحمد ربك), mefkûrenin her zaman renk atmadan bütün canlılığıyla mevcudiyetini devam ettirmesi de bir hayli zordur. Zaferler yaşayan bir toplum, yüksek mefkûrelere uyarıcı yeni sebeplerle beslenmezse (فإذا فرغت فانصب), metafizik gerilimin gevşemesi ve fütur fâsit dairelerinin yaşanması kaçınılmaz olur.

Rehavetin sebepleri: Hem düşünce hayatımızda hem de hareket ve aksiyonlarımızda çatlamalar meydana getiren rahavet sebeplerinden bazıları şu şekilde sıralanabilir:

a-Zaman zaman insan tabiatında kendini hissettiren bir kabz hali

b-Umursamazlık

c-Güven vaad etmeyen “lider ve rehber”lerin tereddüt doğuran tavırları

d-Lider yeteneklerinin sınırlılığı..

e-Milleti taşımak istedikleri ufkun değil ötesini, berisini bile göremeyen “aydınların ufuksuzluğu”;

f-Milletçe içinde yaşadığımız durumu tam kavrayamama ve motivasyon eksikliği..

g-Makyavelist ve pragmatist düşüncelerin dinî ve millî değerlerin önüne geçmesi…

Mevcut durum zaviyesinden bizi bekleyen tehlikeler:

1-Bugün, bu mahzurların hepsinin söz konusu olabileceği bir atmosferin doğurduğu değişik krizler silsilesiyle karşı karşıya bulunduğumuzu,

2-Hemen her zaman kendimizi salma ve çözülecekmiş gibi bir dağınıklık içinde bulunma görünümü sergilediğimizi,

3-Böyle bir durumun, düşmanların iştihasını kabartacağı, dostları da inkisara uğratacağı

4-Millî hayatımızda bu ölçüde aklî, mantıkî, hissî boşluklara meydan vermeye devam edilmesi durumunda -hafizanallah- gerçekten devrilmemizin sözkonusu olabileceği..

Böyle bir akibetin yaşanmaması için şu kurtuluş reçetesi sunulmaktadır;

1-Üçüncü sınıf ülkelere mahsus, hedefsizlik, sömürülebilirlik ve vesâyette yaşama psikolojisinden bütün bütün sıyrılma,

2-“Allah’a dayanıp, sa’ye sarılmaya”, İlâhî tevfiki millî birlik ve beraberlikte arama,

3-Kendimiz olma

4-Kendi yüksek ideallerimizi takip etme

Makaleye şu değerlendirilmeyle son veriliyor: “Müslümanca düşünceye göre bir hareket ve hamlenin en tabiî hedefi sayılan Allah rızası elde edildikten sonra, millet adına verilen hizmetlerin, ülkemizi devletler arası muvazenede en saygın konuma getirmesi gerçekleşsin ya da gerçekleşmesin maksat hasıl olmuş demektir. Zaten bir mümin her hizmet ve her faaliyetinde O’nun rızasına ulaşmayı hedefler; böylece O’nun dışındaki bütün izafî hedefler de, gerçek hedef karşısında birer vesileye dönüşürler.”

Makalenin orijinali için bkz:

http://www.hiramagazine.com/archives_show.php?ID=354&ISSUE=18


Makale Adı: Kur’an Perspektifinden Umranları Seyri

Yazar Adı: Prof. Dr. Zeyd Buşa’ra / I. Muhammed Üniversitesi Öğretim Üyesi; İbn Tufayl Üniversitesi Öğretim Üyesi / FAS

Makalede, tarih boyunca meydana getirdiği şehrahı, gelişmesi ve âkibeti yönüyle umranlar Kur’an perspektifinden konu ediniyor.

Yazara göre bir yerin “imar edilmesi”; o yerin istikrara kavuşmuş, emniyetli ve düzenli hayat sürmeye elverişli hale getirmek manalarına gelir. Bu husus, orada maslahatın iktiza ettiği ve menfaatin celbini sağlayacak, mefsedeti ise uzaklaştıracak, ev, sur, köprü, çarşı, bostan, sed, fabrika ve hamam gibi bazı binalar inşa etmekle mümkündür. Her bir medeniyete gerekli olan; orada yaşayan topluluğun varlığını idamesi ve neslinin devamını sağlaması için yapılan hayvancılık ve ziraat da umran kavramı içine dâhil edilebilir. Aynı şekilde -mecaz olarak da olsa- ihtiyaç duyulan bu atmosferin gereklerinden olan ilim, plan – proje ve güç; bu hususların bir semeresi olan ihtiyaç duyulacak cihaz yapım gücü gibi daha bir çok husus, yine Umran’ın mazmununa ilave edilmesi mümkündür.

Makalede, İslamiyetten önceki devirlerde, bu kabil her türlü faaliyetin, Kur’an-ı Kerim’de, “Umran” kavramı içinde mütalaa edildiği hatırlatılmış, devamla şu hususlar üzerinde durulmuştur: Beşerî topluluklar, nail olduğu dünyevî bilim ve sanat tecrübesi ve idare gücü nisbetinde, gerek kemiyet açısından gerekse tür yönüyle Umran konusunda farklılıklar göstermiştir. Mesela kimi topluluklar sayı ve tür itibariyle imar konusunda temayüz etmişlerdir: “On­lar, ken­di­le­rin­den da­ha güç­lü idi­ler. Top­ra­ğı al­tüst et­miş, su­lar, ma­den, ekin gi­bi ni­met­ler­den ya­rar­lan­mış ve şim­di­ki­le­rin ye­ri imar ediş­le­rin­den da­ha faz­la­sıy­la imar et­miş­ler, re­sul­le­ri de ken­di­le­ri­ne aşi­kâr, par­lak de­lil­ler ge­tir­miş­ler­di.” (Rûm, 9) Kimisi ise, imarın çeşitlilik ve estetikte zirveye otağını kurmuştur: “..der­ken o yağ­mur se­be­biy­le, in­san­la­rın ve hay­van­la­rın yi­ye­rek bes­len­dik­le­ri bit­ki­ler bol bol ye­ti­şir, ağ gi­bi et­ra­fı sa­rar. Yer­yü­zü renk renk, çe­şit çe­şit mey­ve ve mah­sul­ler­le süs­le­nir, bah­çe sa­hip­le­ri de o ürün­le­ri dev­şir­me­ye gi­riş­irler” (Yunus, 24) “ge­rek mal ve eş­ya­la­rı, ge­rek gös­te­riş­le­ri da­ha gü­zel du­rum­da olan öy­le ne­sil­ler” (Meryem 74)

Dolayısıyla da makalede Kur’an-ı Kerim zaviyesiden “umran” kavramı şöyle ifade edilmiştir: “Her bir topluluğun, ilim hayatı, tecrübesi ve estetik zevkinin bir tezahürü sayılan hayatını daha emin, daha kolay, daha güzel ve refah içinde idame edebilmesi için ortaya koyduğu medenî her türlü semere “umran” kavramı içine dahildir”.

Yazara göre “Umran” kavramı, nötr bir kavram olup, mazmununa girecek faaliyetler için ahlakî ve fikrî çarpıklıktan berî olması şartı aranmaz; sonrasında “Islah” ve “fesad” kavramlarıyla tavsif edilmesi, onun “Umran” diye isimlendirilmesine mâni olmaz. Zira, “umran” kavramı, kulun kesbine değil, Cenab-ı Allah’ın esbabı halk etmesine göre tesmiyesinin sözkonusu olduğu vurgulanmıştır.

Cenab-ı Allah’ın Umran için yarattığı/hazırladığı sebepler:

1-Yeryüzünü umrana müsait hale getirmesi: (Bkz. Nahl, 15; Neml, 61) ve benî Âdem’in emrine vermesi: (Bkz. Fussilet, 10; Mülk, 15)

2-İnsanoğlunun yeryüzünde hareket kabiliyetini kolaylaştırması

a-Yol ve yönünü bulması için nimetler bahşetmesi: (Bkz. Nahl, 16; En’âm, 97)

b-İnsanın hem kara hem de denizde seyahatler tertib etmesi ve yükünü nakletmesine imkan vermesi: (Bkz. İsra, 70; Mü’minun, 27; Nahl, 7-8; Gâfir, 80)

3-Umranın temel malzemelerinden biri olan “demir”i yaratması (Bkz. Hadid, 25)

4-Umranda kullanılacak malzemede tasarruf yetkisi vermesi / teshîrî (Bkz. Câsiye, 13)

5-İnsanı, Umran kurmaya ehliyetli halde yaratması:

a-Şehvet ve ihtiyaçlar: Cenab-ı Allah, insanda bazı ihtiyaçlar ve iştiha/şehvetler yaratmış, bu duyguların ihtiyaçlarının giderilmesini ilham buyurmuştur. İnsan, bu duyguları tatmin yolunda koşarken, yeryüzünü “yaşanılır” bir şekilde mâmur hale getirecektir.

b-Estetik zevki: Hz. Bedî, insanda, güzel ve güzelliğe karşı bir tabii insiyak bahşetmiştir. Böylece insanda, mübaşeret ettiği işlerde, Hazret-i Cemâl ve Cemîl’in bir nevi tecellisini aksettirme yolu açılmıştır.

c-Nevâmisi keşif için akıl: Ayrıca İnsana, yeryüzünde hayatını idame, yeryüzü ve gökyüzünde seyahatini kolaylaştıracak/sağlayacak ilmî birikimini ilerletmesi ve nevâmisi keşfetmesi için bunları tahsil edebilecek kabiliyette “akıl” nimetini bahşetmiştir. (Bkz. Mülk, 33)

d-Bedenî güç: Cenab-ı Allah, insana, maslahatı gerçekleştirme yolunda yeryüzünü imar edebilecek beden gücü bahşetmiştir.

6-İnsanın ihtiyaçları çok olması ve tek başına onların tedarikinden âciz olduğundan, Cenab-ı Allah, insanlar arasında, yeteneklerde çeşitlilik, güç ve kudrette tefavüt (farklı seviye) sırrı bahşetmiş, hayatın idamesinde bir ferdin tek başına ihraz edemeyeceği seviyeyi, ihtisâs (uzmanlaşma) ve teâvun düsturuyla sağlamıştır. (Bkz. Zuhruf, 32)

7-Umran, ancak koordine ile gerçekleşebilir; koordine ise gidip “mülk/temellük”e dayanır. Cenab-ı Allah, insanlarda bir “sulta” ve “idare”ye karşı kabul duygusu yerleştirmiş, onları sevk ve idare edebilecek, âmme maslahatını celbedecek, gerek birbirlerine karşı haddi aşmama gerekse dışarıdan gelebilecek taşkınlıkları önlemeyi sağlayacak bir idare imkanı bahşetmiştir…

Yazara göre yukarıda sayılan hususlar, Umran’ın sebepleridir. Bu sebepler, umran için gerekli, ancak insanın bunların üstesinden gelemeyeceği, onun boyunu çok aşkın sebeplerdir. Buna göre, bu sebeplerin yaratılması, Cenab-ı Allah tarafındandır. İnsan ise “kesb” cihetiyle bu sebepleri istihdamı ve terkibi sözkonusudur. Dolayısıyla, gerek mü’min, gerekse kafir, yeryüzünü imar konusunda bu açıdan aynı konumda oldukları söylenebilir: (Bkz. Hûd, 61)

Ancak Cenab-ı Allah, bu imkanları yerinde ve doğru kullanılabilmesi ve “sâlih umran”ı inşa için, gerek yaradılışında insanın fıtratına dercettiği güzel nüveler, gerekse göndermiş olduğu peygamberler vasıtasıyla, bu imkanların meşru ihtiyaçları doğrultusunda kullanması, yüce Yaratıcısının ona hedef olarak belirlediği ve ondan razı olduğu “saâdet-i şâmile ve tâmme”yi tahakkuk yolunda istihdamı yönünde telkinlerde bulunmuşlardır.

A-Umran’ın Geliştiği Birinci Yol

Yazara göre bir kısım insanlar, Allah’ın hidayet projektörlerini dikkate almadan tamamen maddi perspektifle, ulvî düşüncelerden yoksun ve benî Âdem’in mukaddes değer yargılarını altüst edecek tarzda, bir ümran tarzı tutturdular. Bu insanlar, umranı; mal, menal, mansıp ve arzu şehvetlerine erme doğrultusunda kullandı ve geliştirdi.. Buna rağmen, Cenab-ı Allah, onları imhâl buyurdu, arzuladıkları umranı tahakkuk etme ile yarattığı imkanlar arasındaki engelleri kaldırdı / engel koymadı. (Bkz. İsra, 18; Hûd, 15)

Cenab-ı Allah’ım imhâl buyurduğu ve fırsat tanıdığı umran sahiblerinden bazısı Kur’an-ı Kerim’de anlatılmaktadır:

a-Âd umranı: Âd kavmi, imar konusunda, özellikle ihtişamlı yollar, benzersiz sarnıçlar, hayvancılık ve zıraat kaynaklarını geliştirmeleri/rantabl kullanmaları ile dikkatleri çekerler. (Bkz. Şuarâ, 128-134; Hûd, 52)

b-Semud umranı: Semud kavmi, dağlarda ev oyma konusunda meharetleriyle ön plana çıkmışlardır. (Bkz. A’râf, 74; Şuarâ, 146-149)

c-Sebe’ umranı: Sebe’ kavmi umranı ise, evlerinin bahçelerle çevrili olması, sağı ve soluna uzayıp giden bostanlarla ile ün kazanmıştır. (Bkz. Sebe’, 15)

d-Medyen umranı: İktisadî refah ile meşhur Medyen’in mimarisi (Bkz. Hûd, 84)

e-Kur’an’ın zikrettiği halde, kimseye nisbet etmediği Umran: (Bkz. En’âm, 44; Nahl, 112)

Tarih boyunca, vahiy, bu gibi insanların umranlarını iki yönden muhatap almaktaydı: a-Böyle bir umrana yönelik tenkitlerini yöneltiyor; b-Allah’ın rızasına muvafık, yeryüzündeki halifesine yaraşır ve kâinatla uyumlu “umran”ın da donelerini sıralıyordu. Bu kabilden “Âd”ın umranı için Kur’ân’da değerlendirmeler mevcuttur.(Bkz. Şuarâ, 128)

Âd kavmi, esbaba riayet etmede âdeta ilâhî kudrete karşı istiğnalarıyla başkaldırmıştı. Kıtlıkta kullanmak üzere yağmur sularını saklayacakları akılalmaz sarnıçlar yapmaktaydılar. Mukabilinde Peygamberleri onlara ilâhî meşîete inanmaya davet ediyor ve nasihatlar ediyordu. (Bkz. Hûd, 52)

Aynı şekilde “Semud” da dağlardan oydukları evlerle, “emniyet” konusunda “esbâbüstü”ye başkaldırı mahiyetinde tavırlar sergiliyorlardı. Kur’an-ı Kerim, onlarla ilgili vaziyeti rapor ve o konuda meharetlerini takdir etmektedir. (Bkz. Şuarâ, 149). Daha sonra o işe onları sevkeden duygunun zemmi (Bkz. Hicr, 82), neticeleri itibariyle de akibetlerini dile getirmektedir. (Bkz. Hicr, 83)

Peygamberlerin getirdikleri mesaja karşı çıkan kimselerin umranı farklı muamelelere maruz kalmıştır:

1-Umranlarının yerle bir olması: (Bkz. Nahl, 26; Yunus, 24; Sebe’, 16)

2- Helak edilmek suretiyle umranlarından kapı dışarı edilmeleri: (Âd kavmi için bkz: Ahkâf, 24-25; Semûd kavmi için bkz: Neml, 52; Kasas, 58)

3-Umranlarına başkalarını yerleştirme: Böyle kimselere verilen cezanın, daha çok “sözlerinde durmayan” kimselerin akibeti olarak göze çarpmaktadır. (Ben-i Kureyza için bkz. Ahzab, 26-27; Firavun için bkz: Duhan, 25-28)

Kur’an’dan anlaşıldığı kadarıyla, bir umran sahibi, yukarıdaki üç akibetten biriyle cezalandırılmıştır. Beri taraftan cezalandırılmadan önce uyarıldıkları da bir gerçek olarak Kur’an’da beyan buyrulmaktadır: (BKz. Şuarâ, 208; En’âm, 42-45)

B-Umran’ın Geliştiği İkinci Yol

Cenab-ı Allah dileseydi, Umran’ı, sadece kâfir kimselerin ürünü kılabilir, kâfirce davranışlar arasında addedebilirdi. Ancak yeryüzünde “iman”ın devamını murad buyurdu, bunun tezahürlerinden de inananların sanat telakkilerini yansıtabilecekleri Umran imkânı bahşetti. Zira, küfür ile umranın mukareneti karıştırılıp, umranın, küfrün bir semeresi olarak telakki etmeleri hatasına düşülebilirdi (İbn Âşur). (Bkz. Zuhruf, 33-34) Nitekim bu husus Kur’an-ı Kerimde buyrulmuştur. (Bkz. İsra, 20-21)

Başka bir deyişle, Cenab-ı Allah, “Âbid” kimselerin de kendi Umran tarzlarını doğurmalarını murad buyurdu. Kur’an, bu sadedte şu misalleri vermektedir:

Hz. Süleyman: (Bkz. Neml, 42). İbn Âşur, bu ayetle ilgili, medeniyetin temelinde yatan “ilim” şeklinde bir açıklama yapar. (Ayrıca bkz. Neml, 16; Sebe’, 12; Neml, 44). Böyle bir umranın bazı hususiyetleri Hz. Süleyman’ın zatına has olsa da, genel itibariyle inananlar tarafından uygulanabilir ve uyulmasında bir mahzur olmayan umran tarzıdır.

Hz. Zülkarneyn: Cenab-ı Allah, Zülkarneyn hazretlerini, umranın sebeplerine muttali kılması, kullanması ve yeryüzünde tasarruf yetkisi bahşettiği söylenebilir. (Bkz. Kehf, 84; Kehf, 92-97)

Makalenin orijinali için bkz:

http://www.hiramagazine.com/archives_show.php?ID=355&ISSUE=18


Makale Adı: Müslüman ve Bilimkurgu

Yazar Adı: Prof. Dr. Halid Imara / Ayn Şems Üniversitesi Öğretim Üyesi / MISIR

Yazar, son yıllarda İslam toplumlarında, endişe boyutlarına varacak derecede yıkıcı ve garip fikirlerin intişarında bir artışın gözlendiğini belirterek başladığı makalesine, bu tür fikirlerin gerek roman gerekse bilimkurgu filmlerle yaygınlık kazandığını, “Yıldız savaşları”, “Bağımsızlık/kurtuluş günü” vb. isimler altında işlendiği, netice itibariyle de, gençlerimizin ruhî yapısı ve geleceğe bakış açısını derinden etkilediği belirtmektedir.

Yazara göre, “Bilimkurgu” tabiri, hal-i hazırda vüku bulan yahut gelecekte vükuu muhtemel bazı hadiseler için kullanılmaktadır. Bu hadiseler kurgulanırken, yine hal-i hazırdaki ve gelecekte olması muhtemel bazı bilgiler kullanılmaktadır. Bilim kurgunun tarifi yapılırken: “Gelecekte vükuu muhtemel hadiselerin mantık kuralları ihtimalleri içinde sunulması; mevcut durum, geçmiş ve gelecek konusunda yeteri derecede bilgiye dayanan, kainattaki nizam kanunlarını nazara alan ve ilmî üslupla sunulan edebî türün adı” şeklinde tarif edilmektedir. Bu edebiyat türünde, ilmî bilgi yeterliliği önemli rol oynar. Bunun yanında tarih araştırmaları ve felsefî birikim de ilavesi ihmal edilmemelidir ki, gelecekte vükuu muhtemel hadiseleri tahmin edebilecek hayalî bir olay kaleme alınabilsin..

Makalede bilim kurgu hikâyelerinin, iki hususu ihtiva ettiği belirtilmektedir: Bu hikâyeler bir yandan gelecekte geliştirilebilecek tekniğin menfi taraflarını gözler önüne sererken, diğer yandan araştırmacılara, geliştirilebilecek teknik ve teknoloji alanında orijinal fikirler sunmaktadır.

Bilimkurgu edebiyatından bir çok alt konu meydana gelmiştir ki, “zamanda yolculuk”, “alternatif tarih”, “eskerî bilim kurgu”, “olağanüstü güçlere sahip olma”, “dünyanın sonu”, “Batı’nın uzay yolculuğu”, “korku ve anlaşılmazlık”.. gibi konular etrafında kaleme alınan hikayeler meydana gelmiştir. Bunlara hal-i hazırdaki durum ile hayal arasını mezcetmiş ürünler nazarıyla ele alınabilir.

Özellikle 19. Yüzyılda revaç bulan bu edebî türün yazara göre temel felsefesi şudur; geçmişte “ruh ve ruh ufku” hâkim idi ve geçmiş onun üzerinde kâimdi. Oysa gelecek “bilim” üzerinde müesses olacak, dolayısıyla da geleceğin keyfiyeti ile ilgili hayalî/kurgu edebiyat, bilim-kurgu edebiyatı olacaktır. Böyle bir düşünce, İslam düşüncesi ile bağdaşması mümkün değildir; zira İslam’da geçmiş, hâl ve gelecek; akıl, ruh ve cesedin ölçülü mizanları üzerinde kaimdir ve bu dinamiklerin hiç biri haddini aşmamalıdır.

Diğer taraftan, gerek Batı edebiyatı gerekse Batı edebiyatını körü körüne taklit zemininde gelişen bilimkurgu hikâyelerinde, tarihe bakarken çarpık bir bakış gözlenmektedir. Nitekim onlara göre tarih, ilk canlının varolmasıyla başladı ve mahlûkatın yok oluşuyla da tarih sona erecektir. Bunun kökleri ortaçağ Avrupa tarihine dayanmaktadır. Oysa İslam’ın tarihe bakışı, zimamın farklı medeniyet, devlet, toplum ve milletlerin uhdesine geçmesi sözkonusudur. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur: “Za­fer gün­le­ri­ni in­san­lar ara­sın­da nö­bet­le­şe dön­dü­rür dururuz” (Âl-i İmran, 140).

Batının bu bakışından dolayıdır ki, bilimkurgu olaylarının çoğunda, geleceğin zimamı sürekli Batı’da gösterilmekte ve hiçbir zaman başka bir medeniyet/topluluk/devlete geçebileceği ihtimaline değinilmemektedir. Aynı şekilde, karamsar Bilimkurgu hikâyelerinde bile, bütün bir insanlığın yok oluşunu, Batı medeniyetinin son bulmasıyla irtibatlandırılmaktadır.

Beri taraftan, Batı düşüncesiyle şekillenmiş bilimkurgu hikâyelerinin neredeyse bütününde “karamsarlık, kötü son ve uğursuzluk” teması önemli yer işgal etmektedir. İhtimal bunun da temelleri, Ortaçağ Avrupa tarihine dayanmaktadır. Orada, insanlığın yok olacağı savaşlar resmedilirken, Hz. İsa nüzul etmeden önce savaş olur ve bütün insanlar yok olur düşüncesini işlemektedir. Yani “akibet” kötülerin lehine sonuçlanmaktadır. Oysa Kur’an-ı Kerim bu konuda şöyle buyurmaktadır:Mu­hak­kak ki dün­ya Allah’ın mül­kü­dür; kul­la­rın­dan di­le­di­ği­ni ora­ya vâ­ris kı­lar. Gü­zel âkı­bet, el­bet­te müt­ta­ki­le­rin­dir.” (A’raf, 128). Dahası inancımız gereği bu Kur’an ayetini bir kaide olarak kabul etmekte, Kâinatta cereyan eden ve yeryüzü durdukça hükmünü icrâ edecek bir sünnetullah olarak görmekteyiz.

Yazara göre gelecekle ilgili bilimkurgu nevinden tahminlerde bulunurken, esas alınacak malzeme açısından da İslam düşüncesi Batı’ya göre farklılıklar gösterir. Onlar daha önce de geçtiği üzere bilimkurgu hikâyelerinde sadece felsefe ve bilim gibi hususlar ele esas almaktadırlar. Oysa elimizde mevcut maddi ilimler değil, belki Kur’an’ın buyurduğu hususlar da ilave edilmelidir. Her ikisi birlikte kullanılabilir, cins dimağlara böylece yeni düşüncelere kapı aralanabilir. Kaldı ki bu tür edebî malzemede hedef, -yukarıda geçtiği üzere- insanları ümitsizliğe sürükleme vb. yerine, faziletin nâşiri, ıslah yörüngeli hareket etmeye teşvik ve Efendiler Efendisinin mesajını tebliğe matuf olmalıdır. Bu husus, sadece içinde yaşadığımız toplumla sınırlı bırakılmayıp, dinimizin istikamet ve doğruluğunu duymaya ihtiyacı olan bütün toplumlara yönelik olmalıdır. Temel dinamiklerimizi bu şekilde rantabl kullanınca, bizim dünyamızın, bakışımızın ve ortaya koyduğumuz semerenin fâikiyeti kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Makalede, Kur’an-ı Kerim’in, bu tür hayal seyahatlarını kolaylaştıracak ve “hayal” duygusunu tetikleyecek, besleyecek türden çok değerli zengin malzeme ihtiva ettiği üzerinde durulmaktadır. Yazara göre Kur’an’da geçen şu hususlar, “bilimkurgu’nun bizcesi”ne malzeme teşkil edebilir:

a-Kıyamet alametleri, kıyamet esnasında dünyanın maruz kalacağı haletler; (Bkz. Tekvir, 1-14; Kamer, 1)

b-Kur’an’da geçen kıssalar

c-Cennet ve Cehennem tasvirleri: Her ne kadar mahiyetlerini tam idrak olmasa da, Kur’an ve sünnette zikri geçen evsaftan hareketle, hayal duygusuna kapı aralama adına ve ortaya original bir ürün koymak için yeterli sayılabilir.

d-Âd, Semud, Lut ve medyen kavimleri gibi mâzide cereyan etmiş ve gelecek için bize ışık tutan ibretlik hadiseler de zikredilebilir.

e-Şeytanın, gelecek adına ben-i âdemi nasıl saptıracağı kurgulanabilir. (Bkz. Nisa, 119)

f-Zülkarneyn ve Yecuc-Mecuc kıssaları gibi vüku zamanı bilinmeyen kıssalardan da istifade edilebilir.

Kur’an-ı Kerim, hidayeti, ruhun tasfiyesi ve nefsin tezkiyesini hedeflediğinden, ondan öğreneceklerimizin bu hedefe hizmet etmesi gerekmektedir. Dolayısıyla, hayalimizle kurgulayacağımız hususlar, Kur’an’ın hedef ve kriterleriyle kesinlikle çatışmaması gerekir.

Sonuç olarak denebilir ki; “bilimkurgu / الخيال العلمي” isimlendirilen bir ürünü, dinine muttali, Kur’an’dan haberdar Müslüman bir edebiyatçı kaleme alır, bu evsaftaki bir senarist tarafından ekrana yansıtılırsa, hal-i hazırdaki bilimkurgu ürünlerinden tamamen farklı şeyler ortaya çıkacaktır. Aynı şekilde, muhteva itibariyle de sadece toplulumumuzda değil bütün toplumlarda dinimizin kriterlerinin neşrine imkân bulunacaktır.

Makalenin orijinal hâli için bkz:

http://www.hiramagazine.com/archives_show.php?ID=359&ISSUE=18


Makale Adı:KUR’AN’IN HİZMETİNDEKİ ŞİİR

Yazar Adı: Prof. Dr. Muhammed Cekib / Şuayb Dukali Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğretim Üyesi / FAS

Yazara göre şiir, Arap yarımadasında uzun dönemler boyunca özel bir ihtimam görmüş, İslamiyet’ten önce şifâhî ve gayr-ı muntazam bir surette nesiller boyu nakledilmiştir. İslam fetihleri, gayr-ı Arap unsurların İslam dini ile müşerref olmalarını beraberinde getirmiş, aslen Arap olmayan bu insanlar, dinî nassları anlama gayretleri, onları Kur’an ile iştigale itmiştir. Dini nassların anlaşılması ise, gerek Arap olsun gerek Acem, Arap dilinin hususiyetlerini bilmeye vâbestedir. Bu dilin malzemesinin başında şifahi yolla korunma ihtimali yüksek “şiir” gelmektedir. Dolayısıyla bu ihtiyaç, şiire değer katmış ve lugavî bir servet haline getirmiştir.

Hicri birinci asrın sonlarına kadar şairlerin özel ravileri vasıtasıyla nakledilen şiirler, Hadis ilminin sistemleşmeye başlamasıyla, aynı ton ve özellikte olmasa da, bunun etkisinde Arap dili malzemesi için de gerek rivayet esnasında gerekse malzemenin değerlendirilmesinde belli esas ve prensipler vazedilmeye başlandı.

Yazara göre Hicri birinci asır fetih yoğunluklu olduğu, ikinci asır itibariyle ise bunun yanında fikrî ve kültürel malzemenin tedvini, tasnifi ve yorumlanması faaliyetleri görülmeye başlanmıştır. Bu asırda, Emevi dönemi itibariyle şiirleri toplamaya başlayan kimselerin başında el-Mufaddal ed-Dabbî, Halef el-Ahmer, Hammad er-Râviye, el-Asmaî, Ebu Zeyd el-Ensârî, İbn Sellam el-Cumahî ve İbn Sikkît gibi kimseler gelmektedir. Bu ve sonraki dönemler itibariyle şiir, şu yollarla muhafaza altına alınmıştır: a- Ferdî müdevvenât, b-Seçme şiirler, c-Bir kabile şairlerinin şiirleri, c-“Tabakâtu’ş-şuarâ”, “Ahbâru’ş-şuarâ” gibi eserler, d-Genel edebî ve kültürel eserler.

Daha sonra yazar, zamanla kabile ve ferdî divanlar vücuda gelmeye başladığını, Emeviler döneminde, kabile taassubu, bazı kabilelerin kendi şairlerinin şiirlerini tedvin etmeyle neticelendiğini, dolayısıyla istihsan edilmeyen bir duyguyla çıkılan yolda, hayırlı semereler derilmiş olduğunu belirtmektedir.

Devamla şiir eserlerinin hangi isimler ile tedvin edildiği ve bunun sebepleri üzerinde duran yazar, şiirin tedvin döneminde isimleriyle öne çıkan başlıca eserlerin şöyle sıralanabileceğini belirterek makalesine son vermektedir: el-Muallakât, el-Mufaddaliyyat, el-Asmaiyyât, Hamasetu Ebî temmâm, Hamasetu’l-Buhturî, Cemheretu Aş’âri’l-Arab..vb.

Makalenin orijinal hâli için bkz:

http://www.hiramagazine.com/archives_show.php?ID=357&ISSUE=18


Makale Adı:Psikolojik Tezler ile Kur’an Hakikatleri Arasında Ruh Hastalıkları

Yazar Adı: Ahmed Muhammed Şaban / Medine-i Münevvere Araştırma Merkezi Bölüm Başkanı / SUUDİ ARABİSTAN

Makalede, ruh hastalıkları, davranış bozuklukları ve kişilik inhirafının sebepleri üzerinde duruluyor. Girişte ruh hastalıklarının tanımı yapılmakta, böyle kişilerde “tasarrufta bir inhiraf”, “stres” ve “matlub doğrultuda hayatını idame etmekten acziyet” hususları vurgulanıyor. Daha sonra ruh hastalıklarının çeşitlerinden bazısının isimleri zikredilmekte ve bu rahatsızlıkların gün geçtikçe yaygınlık kazandığı belirtilmektedir.

Bu konunun, asrımızın bir problemi haline gelince, ehl-i ihtisas tarafından sebepleri araştırılmaya başlandığı üzerinde durularak şöyle denilmektedir: “Araştırmacılar, bunun gerçek nedenini bulmaktan acziyetlerini ifade etmişlerdir. Mazeret olarak ise, insanın ruhî yönü itibariyle kompleksliği, bu alandaki tecrübelerin ferdîliği, böyle bir duruma dûçar olanların ise, onu gizleyebilmedeki tefennünü ve yeteneği.. gibi hususları öne sürmektedirler”. Yazar devamla şu değerlendirmede bulunmaktadır: “Başka araştırmacılar mazur görülse de, sırtını İslâmî kriterlere dayamış bir Müslüman araştırmacı mazur görülemez. Zira Kur’an’ın bize talim buyurduğu hakikatlere oranla, başkalarının ulaştıkları neticelerde hâlâ yayan oldukları söylenebilir.

Makalede, kişilik ve davranış bozukluğuna sürükleme konusunda, araştırmacıların şimdiye kadar vardıkları sebepler şu şekilde sıralanmaktadır:

a-Ailedeki yetişme ortamı: Çocukluğun ilk döneminde, çocuğun şefkatten mahrum olması, uygun irtibatın kurulamaması ve kötü arkadaşlara karşı yeterince korunamaması..

b-İktisâdî ve ictimâî âmiller: Toplumsal ve iktisadî güven ortamının olmayışı..

c-Psikolojik problemler: Gayr-ı ihtiyarî olarak insanın içinde yaşadığı fırtınalar.. Öyle ki kişi artık tek başına karar alamayacak hale gelmesi..

d-Irsî faktörler

Yukarıdaki hususların etki derecesi konusunda ihtilafa düşülmüş, netice itibariyle şu görüşler serdedilmiştir:

a-Bio-Psikolojik tez: Bunlara göre, kişilik ve davranış bozukluklarında en etkili faktör, ırsî yolla gelen özelliklerdir. Ancak bu iddia ile ilgili eksiklikler ve doğrulanmamış hususlar oldukça fazladır.

b-Bio-Toplumsal tez: Bu nazariyeye kâil olanlara göre, davranış bozukluklarında biyolojik özelliklerin etkisi yanında, ictimâî faktörlerin etkisinin inkar edilemeyeceği vurgulanmaktadır.

Bu iki nazariyeye göre, insanın tutacağı yol, tevarüs ettiği ve onların etkisinden çıkamadığı, dolayısıyla cebrî bir yönü gösterir.

c-Karşılıklı etkileşim nazariyesi: Buna göre, kişinin bünyesinde meknî bulunan ve inhirafa açık olan tohumların, gelişip boyatacakları bir ortam bulduklarında ve bu ortamın karşılıklı etkileşmeye müsait olması oranında gelişirler. Yani tek başına çevre ve tek başına ırsî özellikler, davranış bozukluklarına sebep teşkil edemezler.

Yazara göre yukarıdaki nazariyelere mukabil, Kur’an-ı Kerim’in bu konuya yaklaşımı şöyledir: Kur’an’daki hakikatlere göre insana hayır ya da şerr, fesad yahud ıslah, hidayet yahud sapıklık yollarından birini ihtiyar hürriyeti verilmiştir. Daha sonra doğru yol tasrih edilmiş, bu yolda yol alıp nefsini tezkiye, ruhunu tasfiyesi salıklanmıştır. Netice itibariyle ise mükâfat yahut cezanın terettüb ettiği de beyan buyrulmuştur. Dolayısıyla, davranış bozukluklarını “ırsî”yete bağlamak, cebrîlik olur. Delil olarak ise Kur’an’ın şu ayet-i kerimeleri zikredilmektedir: “Ar­tık kim az­dıy­sa * Âhi­re­ti unu­tup dün­ya zev­ki­ni ter­cih et­tiy­se * Onun va­ra­ca­ğı yer, mutlaka ce­hen­nem­dir! * Ama kim Rab­bi­nin di­va­nın­da dur­mak­tan kor­kar­sa, ve nef­si­ni he­va ve he­ve­se uy­mak­tan diz­gin­ler­se, * Onun va­ra­ca­ğı yer de elbette cen­net­tir!” (Nâziât, 37-41).

Beri taraftan, Kur’an’ın, bu tip rahatsızlıkların temelinde, “varolmanın mutlak hakikatinden ve gayesinden habersiz olunması” olarak takdim ediliyor. Böyle bir cehalet ise, küfürden kaynaklanmaktadır: “Ölü iken ken­di­si­ni di­rilt­ti­ği­miz ve in­san­lar ara­sın­da yü­rü­me­si için ken­di­si­ne bir ışık (iman nû­ru) ver­di­ği­miz ki­şi, hiç ka­ran­lık­lar­da ka­lıp çı­ka­ma­yan kim­se gi­bi olur mu? Ol­maz ama kâ­fir­le­re, yap­mak­ta ol­duk­la­rı iş­ler böy­le gü­zel gös­te­ri­lir.” (En’âm, 122).

Dolayısıyla da, “İman”, gönül huzurunu beraberinde getirdiği vurgulanıyor. Gönül ise ancak Allah’ı anmakla itmi’nâna ulaşabilir. Numune toplum olarak Asr-ı saadette böyle hususların ya hiç görülmeyişi yahut çok nâdir oluşunun incelenmesi gerekli bir husus olduğu belirtilerek makaleye son veriliyor.

Makalenin orijinal hâli için bkz:

http://www.hiramagazine.com/archives_show.php?ID=363&ISSUE=18


Makale Adı: Bediüzzaman Düşüncesinde Ruhî Zaman Telakkisi

Yazar Adı: Edib İbrahim ed-Debbâğ / Edebiyatçı Yazar / IRAK

Yazara göre “Bediüzzaman hazretleri, hâl-i hâzırda bulunmasına rağmen, mâzî ve istikbâlin de adamıdır. Zaman, onun fikir âleminde mahza ruhîdir ve belirdiği zaman bütün boyutlarıyla ufkuna doğar. “Ruhî zaman”ın, normal zaman dilimlerinden farklı yanları mevcuttur ki, böyle bir zaman mefhumu, ölüme meydan okur ve hâdiselerin sürekli canlı kalmasına, hiç pörsümemesine vesile olur. Bediüzzaman hazretlerinin, mâzî, hâl-i hâzır ve istikbali aynı anda ve aynı oranda hissettiğini görmekteyiz ki, onun düşüncesindeki “bir bütün olan, aralarında sınır bulunmayan, iç içe boyutlardan ibaret zaman” telakkisi, ona böyle bir imkân tanımıştır. O, hangi zaman dilimindeki bir olayı ele alırsa, diğer kanatlardan bağımsız ele almaz. Böyle bir bakış açısıyla, Üstad hazretleri, birçok meseleyi çözüme kavuşturmuştur. Denebilir ki, Risaleler, mâzi, hâl ve istikbal edalıdır.”

Makalede, Bediüzzaman hazretlerinin, bu hususiyeti, onun Üstad-ı Ekberi ve sürekli muallimi olan Kur’an-ı Kerim’den öğrendiği sadedinde, Üstad hazretlerinin Kur’an’ı tarif ederken dikkatleri çektiği şu hususlar zikredilmektedir:

Kur’an;

· şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi,

· ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi,

· ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri,

· ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazinelerinin keşşafı,

· ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikin miftahı,

· ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı,

· ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazinesi,

· ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi,

· ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası,

Yazara göre Bediüzzaman hazretleri, Kur’an’ın bu tarifinde, kâinatın ezelî ve ebedî boyutlarına dikkatleri çekmiş; insanın kendini konumlandırabilmesi, kâinat, zaman ve tarihi doğru yorumlayabilmesi, bu iki boyutun yekpâre olarak idrak edilmesiyle mümkündür.

Yazara göre, Üstad hazretlerinde “ruhî zaman”, sadece eserlerinde istihdam ettiği yazma üsluplarından biri yahut düşünce dünyasıyla sınırlı bir metot değildir. Aksine böyle bir hakikatin yansıması, onun sülûkiyatında ve derinlemesine olarak hayatında da görülmektedir. Denebilir ki Bediüzzaman hazretleri O, sâhibü’z-zaman (zamanının sahibi) idi.. Nitekim o şöyle buyurmaktadır: “müşahade etmediğim şeyi yazmadım” “Evet müşahedemle sabittir ki;..” “..şuhûdî bir yakîn ile müşahede ettim.”

Makalenin orijinal hâli için bkz:

http://www.hiramagazine.com/archives_show.php?ID=360&ISSUE=18


Makale Adı:Hak Olan Hususun Ayân Beyan Olacağı Ân..

Yazar Adı: Prof. Dr. İmaduddin Halil / Irak

Yazar, makalesinde, her geçen gün, ilmin ilerleyişi ile günyüzüne çıkan ilmî gelişmelerin, Kur’an ve Sünnetin dile getirdiği hakikatlerle örtüştüğünü, dile getiriyor ve İman-ilim, münasebeti yahut Kur’an-ı Kerim ve modern ilim konusu üzerinde duruluyor.

Ayrıca, Maurice Bucaille’inTevrat, İnciller, Kur’ân-ı Kerim ve Bilim” isimli kitabına değinerek, Fransız yazarın, yirmi yıla aşkın yaptığı araştırmalar neticesinde, bilmin keşfettiği bazı hususların Ahd-i Atik ile uyumlu olmayan bir çok konu olmasına rağmen, Kur’an ile uyumlu olduğuna dikkatleri çeker. Netice itibariyle ise, Efendimizin, Kur’an’ı –haşa- Tevrat ve İncil’den istafade ederek yazdığı iddialarını çürütür tarzda deliller sunduğunu belirtir. Daha sonra “on dört asır evvel, bilimin henüz keşmediği hakikatleri bu ölçüde hassas bir terazi ile ifade, olsa olsa ilâhî bir beyan olabilir” değerlendirmesini aktarmaktadır.

Yazar, İslam’ın nassları ile uygunluk arzeden ilmî gelişmelerden şu dördü üzerinde durmaktadır:

1-Yazara göre Dünya çapındaki ekonomik krizle birlikte kapitalizmin ve pazar ekonomisi sorgulanır oldu; haksız kazanç ve faiz felsefesi üzerine kurulu mentalitenenin iflas etmekte olduğu görülmeye başlandı ve fâizin nasıl bir bela olduğunu herkes yaşamış oldu. Yazar bu sadedte, Kur’ân’ın faiz ile ilgili buyurduğu beyanlara yer vermektedir (Bkz: Bakara, 275-276; Âl-i İmran, 130; Rum, 39)

2-Domuz gribinin uluslararası bir tehlike halini alması hususu üzerinde duruluyor. Bilindiği üzere, H1N1 virüsü “domuz gribi” olarak adlandırılmıştır. Bu virüse “domuz gribi” denmesinin sebebi, domuzlar arasında görülen grip virüslerine çok benzediğinin gösterilmiş olmasıdır. Bu yeni virüs insan, domuz ve kuş virüslerinin bir karışımı olduğu dile getirilmiştir.

Yazar, domuz eti ile insana bulaşan tehlikeli hastalıklardan birisi olan Trişin [Trischin] hastalığına değinir. Domuz etiyle alınan Trişin kurtçuklar, mide ve bağırsak yoluyla kana geçer, bütün vücuda yayılır, çiğneme, konuşma ve yutma adalelerinde felçler meydana getirir, damarlarında tıkanıklığa, menenjit ve beyin iltihabına sebep olurlar.

Domuz etinin asırlar önce Kur’an-ı Kerim’de haram kılındığını ilgili ayetleri zikreder. (Bkz. Bakara, 173; Mâide, 3; En’âm, 145):

3-Kanser gibi birçok hastalığa ve sayısız kötülüğe dâyelik yapması sebebiyle Fransız hükümetinin içkiye karşı ilan ettiği mücadeleye de değinin yazar, Kur’an’ın bu konuda sarih yasaklayıcı ayetlerden bazısını zikrediyor. (Bkz. Bakara, 219; Nisâ, 43; Mâide, 90-91)

4-Gerek Allah Resulü’nün beyanlarında gerekse Müslümanların yapageldikleri uygulamada sarih olan, bu konuda asırlar sonra ilmin de aynı hükmü verdiği bir diğer husus da “sünnet/hitan”dır. Batıda yapılan bilimsel araştırmaların sünnetin prostat kanserinin oluşmasını engellediği sonucuna varılmıştır.

Yazar, İslam’da Kur’an’ı Kerim ve İlmî gelişmeler konusundaki bu örneklerle sınırlı olmadığı, yüzlercesinin mevcudiyetinin yanında, her geçen gün yeni yeni gelişmelere muttali olunduğunu belirtiyor ve ilgili ayet-i kerimeleri zikrediyor. (Bkz. Yunus, 39; Fussilet, 53)

Günümüzde, Darwinizm nazariyesi gölgesinde, bir yaratıcıya meseleyi dayandırmamak için girişilen ve balçıktan canlı oluşturma.. gibi onca gayretlere rağmen, elle tutulur bir neticeye varamamışlardır, varamayacaklardır.

Varılan gelişmeler, Cenab-ı Allah’ın Mübdî’ ve Yegâne Yaratıcı olduğunu haykırmakta, akılları gözlerine inmiş kimselere, Kur’an’ın Allah kelamı olduğu hakikatini gözler önüne sermeye devam etmektedir.

Makalenin orijinal hâli için bkz:

http://www.hiramagazine.com/archives_show.php?ID=366&ISSUE=18


Makale Adı: Osmanlı Sultanlarında Peygamber Sevgisi

Yazar Adı: Ziya Demirel

Makalede, tarih sahnesinde kaldığı sürece İslâm’ın bayraktarlığını yapmış Osmanlı Devleti, bu bayrağın dünyanın dört bir köşesinde dalgalanması için cansiperâne mücadele ettiği vurgulanmış, Sultanların bu mücadelenin en ön safında ya bizzat yer aldığı Nâm-ı Celîl-i Muhammedî’nin Şehbâl açması için, hayatlarını at sırtında geçirdikleri belirtilmiştir.

Allah Resulü’nün (sallallahü aleyhi ve sellem) sevgisiyle büyümüş Ruh dünyalarına ilmik ilmik dokudukları bu muhabbet, O’nunla (sallallahü aleyhi ve sellem) ilgili her şeye hususi bir ihtimam göstermelerine vesile olduğunu belirten yazar; onlarda, Peygamber sevgisinin âdeta mânevî bir cihadın tezahürü hâline geldiğini dile getirir. Yazara göre, Sultanlar, mânevî cihâtla kalblerin kapılarını, maddî cihatla da kalelerin kapılarını açmışlardır. Bu güzel insanlar, Efendimiz’i (sallallahü aleyhi ve sellem) kalblerinde öyle müstesna bir yere koymuşlardır. Günlük hayatlarından, yazdıkları şiirlere (nâ’t-ı şerîf) kadar her sahada O’nun (sallallahü aleyhi ve sellem) adını zikretmeyi ve himmetine müracaat etmeyi hayatlarının olmazsa olmazı saymışlardır.

Yazar daha sonra Osmanlı sultanlarının gözyaşlarıyla kaleme aldıkları bir çok nâ’t-ı şerif mevcudiyetini belirtir, bunlara örnek verir. Ayrıca, Sultanların Efendimize ve O’nun beldesine karşı saygılarını gösterir tarihten tablolar sunar. Bunlardan bir kaçı şöyle zikredilebilir:

Sultan İkinci Murad’ın vasiyeti, hamdele ve salvaleden sonra şöyle deniyordu: “Saruhan vilâyetinde bulunan malımın üçte birini -3.500 altını Mekke fukarasına, 3.500 altını Medine fukarasına- olmak üzere dağıtınız. 500’ü Mekke ahalîsinden Kâbe ve hatim arasında toplanarak 70.000 kere ‘lailahe illallah’ kelime-i tevhidini zikredip defalarca Kur’ân okuyup sevabını vasiyet sahibine ita edenlere harcansın. 2.500’ü Mescid-i Aksa’da Sadre kubbesinde 70.000 kere ‘lailahe illallah’ kelime-i tevhidini zikredenlere ve defalarca Kur’ân okuyanlara harcansın.”

Ve yıl 1453… Genç bir serdar, Efendiler Efendisi’nin (sallallahü aleyhi ve sellem) medhine nail olabilmek için İstanbul surlarının önünde otağını kurmuş… Fetihten sonra, Allah Resulü’nü hicretten sonra evinde misafir eden “Mihmandâr-ı Resûl”un kabrini Akşemseddin Hazretleri’ne sorar ve kabrinin bulunması hakkındaki arzularını belirtir. Onlar sadece Allah Resulü’ne (sallallahü aleyhi ve sellem) değil O’nun köyünün kokusunu taşıyanlara da büyük bir sevgi beslemişlerdir.

İkinci Bayezid Han çok iyi dostu olan Hak âşığı Baba Yusuf’u Hacca uğurlamak için ayağına kadar gider, ona bir miktar altın teslim eder ve “Bu, elimle çalışarak kazandığım helâl kazançtır. Bu altınları Ravza-i Tahira’nın kandilleri için ayırdım. Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) huzuruna varınca: Ey Allah’ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem), günahkâr kul Bayezid’in selâmı var… Bu altınları türbenin kandillerine yağ alınması için gönderdi. Kabul buyurunuz…” diye söylemesini tembih eder.

Yahya Kemal, Yavuz Sultan Selim’e atfen şu mısraları kaleme almıştır:

” Seyr eylesün felek kaderin şehsuvarını

Fethetti bir seferde nebiler diyarını

Sahrayı Mercidabık’a nakş etmiş kader

İslâm fikr-i vahdetinin kâr u zârını…”

Yavuz Cennetmekan, kendisi için hutbelerde “Hâkimü’l-Harameyn” kullanılması üzerine, bu ibareyi “Hâdimü’l-Harameyn” olarak değiştirmiştir.

Osmanlı padişahları içinde Efendimiz’i (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyasında görüp O’ndan aldığı emir ve işaretle fetihler yapanlar da olmuştur. Kanunî Sultan Süleyman’ın gördüğü rüya buna misâl olarak nakledilmiştir. Rüyasında Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem): “Belgrad, Rodos ve Bağdat kalelerini fethedesin sonra da benim şehrimi imar edesin!” diye emir buyurur. Bu emir üzerine, Kanunî hemen Harameyn’i imar ve iskân projelerine başlar. Hattâ vasiyetinde şahsî servetinden hacılar için su getirecek bir vakıf kurulmasını ister. Kızı Mihrimah Sultan da babasının bu vasiyetini yerine getirir ve Arafat’taki Ayn-ı Zübeyde Suyu’nu Mekke’ye ulaştırır. Cihanın önünde el pençe divan durduğu bu büyük kumandan, Allah Resulü’nün (sallallahü aleyhi ve sellem) huzurunda O’na şöyle yalvarır:

“Nûr-ı Âlemsin bugün hem dahi Mahbub-u Hüda

Eyleme âşıkların bir lâhza kapından cüda

Gitmesin nâm-ı şerefin bu dilimden dem-be-dem

Dertli gönlüme devadır can bulur ondan safa.”

Sultan İkinci Ahmed, Bir gece, kimseye görünmeden Topkapı Sarayı’ndaki Mukaddes Emanetler Dairesi’ne gider. Burada Allah Resulü’nün (sallallahü aleyhi ve sellem) nalınını eline alır ve şu beyitleri söyler:

“N’ola tacım gibi başımda götürsem dâim

Kadem-i pâkini ol Hazret-i Şâh-ı Resulün

Gül-i Gülzâr-ı Nübüvvet o kadem sahibidir

Bahtiya, durma yüzün sür kademine ol Gül’ün”

O günden sonra Efendimiz’in ayak izinin resmini sarığındaki sorgucun içinde taşımaya başlar. Başka bir yerde de gönlünün yangını, alev alev peygamber aşkıyla yanarak şu mısraları döker:

“İftirakınla Efendim bende takat kalmadı

Yekpare oldu bu dil, aşkta muhabbet kalmadı

Şol kadar ağlattı ben bîçarei hükm-i kaza

Giryeden hiç Hazreti Yakub’a nevbet kalmadı”

Sultan Abdülaziz bir gün hasta yatağında yattığı sırada Medine’den bir dilekçe gelir. Yanındakilere “Beni ayağa kaldırınız. Mukaddes beldeden gelen dilekçeyi yatarak dinleyemem.” der. Dilekçeyi titreyen ayaklarına rağmen el pençe divan durarak dinler ve hemen gereğinin yapılmasını emreder. Âdeti oluğu üzere Medine’den gelen hiçbir postayı abdestini tazelemeden eline almaz. Çünkü bunlarda Hz. Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) köyünün tozu ve kokusu vardır. Öper, alnına koyar, koklar ve öyle açar.

İkinci Abdulhamid Han, Hicaz demiryolu projesini hayata geçirmiştir. O mukaddes beldeleri korumak ve hacıların emniyetli bir yolculuk yapabilmesini sağlamak için, İstanbul’dan Medine’ye kadar demiryolu hattı döşetir. Harem hudutlarına yaklaşılınca da, rayların döşenmesinde sadece Müslüman işçilerin çalışmasına müsaade edilir. 31 Ağustos 1908 tarihinde Medine’ye ulaşan hattın son 30 km’lik kısmına bizzat padişahın emriyle keçe döşenir. Lokomotif şehre yaklaştığında hızını keser, yavaşça perona yanaşır. Keçe döşenen raylar, günün belli saatlerinde gülsuyuyla yıkanır.

Osmanlı padişahlarının neden Hacc’a gitmediği sorusu akla gelebilir. Üç ay civarında süren yolculuğu, sürekli korunmalarının çok kolay olmayabileceği ve İstanbul’dan bu kadar uzun bir süre ayrı kalacak olmalarının yol açabileceği idare boşlukları ve muhtemel fitneler..vb. hususlar bunda etkili olmuştur. Kaldı ki, yerlerine birkaç defa vekil gönderdikleri de bir gerçek..

Sonuç olarak yazar şu değerlendirmede bulunarak makalesine son vermektedir: “Osmanlı padişahlarının bize bıraktıkları en mühim miraslardan biri de Efendiler Efendisine karşı besledikleri derin sevgi olduğunu söyleyebiliriz.”

Makalenin Arapça hâli için bkz:

http://www.hiramagazine.com/archives_show.php?ID=364&ISSUE=18


Makale Adı: Medeniyetler Diyalogu: Teâruf (tanışıp kaynaşma) Ufkuna Doğru

Yazar Adı: Prof. Dr. Semir Budinar / İnsan ve Toplum Araştırmaları Merkezi Müdürü / FAS

İnsanlığın hâlihazırdaki durumu, diyalogu zaruri hale getirmektedir” diyen yazar, diyalogun keyfiyeti ve kalitesi; fertlerin, kendi aralarındaki ilişkileri, karşılarına çıkacak olan problemlerin üstesinden gelme ve çözme noktasındaki kapasitelerini yansıttığına dikkatleri çekiyor. Bundan dolayı diyalogu derinlemesine ele almanın realitelerin dayatmasından öte, zaman ve mekâna yayılan ve insanlık ailesi içinde her beşeri topluluğun kendi kimliğini ifade etme hedefini güden insanî bir tercih olduğuna dikkatleri çekiyor.

Yazara göre insanlık, ortak problemlerinin üstesinden ancak diyalogla gelebilir. Bu onu “teâvun”a (yardımlaşma), o da “teâruf” (tanışıp kaynaşma) makamına yükseltir. “Teâruf”, “teâvun”dan daha öte bir makamdır. Nitekim “teâvun” kötülükte de olabilir. Bundan dolayı Kur’an’da kayıtlı olarak zikredilmiştir: Siz iyi­lik et­mek, fe­na­lık­tan sa­kın­mak hu­su­sun­da bir­bi­ri­niz­le yar­dım­la­şın, gü­nah iş­le­mek ve baş­ka­sı­na saldır­mak hu­su­sun­da bir­bi­ri­ni­zi des­tek­le­me­yin. Al­lah’a kar­şı gel­mek­ten sa­kı­nın. Çün­kü Al­lah’ın ce­za­sı çok şid­det­li­dir.” (Mâide, 2)

Tearuf” ise mutlak olarak zikredilmiştir: “Ey in­san­lar! Biz si­zi bir er­kek­le bir ka­dın­dan ya­rat­tık. Bir­bi­ri­ni­zi ta­nı­yıp sa­hip çık­ma­nız için mil­let­le­re, sü­lâ­le­le­re ayır­dık. Şu­nu unut­ma­yın ki Al­lah’ın na­za­rın­da en de­ğer­li, en üs­tün ola­nı­nız, tak­vâ­da (Al­lah’ı sa­yıp ha­ram­lar­dan sa­kın­ma­da) en ile­ri olan­dır. Mu­hak­kak ki Al­lah her ­şe­yi mü­kem­me­len bi­lir, her şey­den hak­kıy­la ha­ber­dar­dır.” (Hücurât, 13)

Yazar, devamla, Mesnevi’de geçen Çin’li ve Bizans’lı nakış ustaları arsında geçen temsilî bir hikaye nakletmektedir: Bu hikaye şöyledir: “Çinliler “Biz daha mahir ressamız”, dediler. Rum halkı da dedi ki: “Bizim maharetimiz daha üstündür.” Padişah “Sizi imtihan edeceğim; bakalım hanginiz davasında haklı” dedi. Çinlilerle Rum diyarı ressamları hazırlandılar; Rum diyarı ressamları ilimlerine daha vakıf kişilerdi. Çin ressamları “Bize bir hususi oda verin, bir oda da sizin olsun” dediler. Kapıları karşı karşıya iki oda vardı. Bir tanesini Çin ressamlar aldı. Öbürünü de Rum ressamları. Çinliler, padişahtan yüz türlü boya istediler. Yüce padişah bunun üzerine hazinesini açtı. Çinlilere her sabah hazineden boyalar verilmekteydi. Rum ressamları “Pas gidermekten başka ne resim işe yarar, ne boya!” dediler. Kapıyı kapatıp duvarı cilalamaya başladılar. Gök gibi tertemiz, saf ve berrak bir hale getirdiler. İki yüz çeşit renge boyanmaktansa renksizlik daha iyi. Renk bulut gibidir. Renksizlikse ay. Bulutta parlaklık ve ziya görürsen bil ki yıldızdan aydan ve güneştendir. Çinli ressamlar işlerini bitirdiler. Hepsi de yaptıkları resimlerin güzelliğine sevinmekteydiler. Padişah kapıdan içeri girip odadaki resimleri gördü. Hepsi akıldan, idrakten dışarı, fevkalade güzel şeylerdi. Ondan sonra Rum ressamlarının odasına gitti. Bir Rum ressamı, karşı odayı görmeye mani olan perdeyi kaldırdı. Öbür odada Çin ressamlarının yapmış oldukları resimlerle nakışlar, bu odanın cilalanmış duvarına vurdu. Orada ne varsa burada daha iyi göründü; resimlerin aksi, adeta göz alıyordu.”

Yazara göre yukarıdaki kıssadan aldığımız hisse şudur: “İnsan merkezli medeniyet, -Rum olsun, Çin olsun- bütün tecrübelerle zenginlik kazanır, bu tecrübelerin uyum içerisinde omuz omuza vermesiyle çıta daha yukarılara doğru yükselir.. İnsan açısından katkısına gelince, başkalarıyla uygun diyalog sayesinde kimlik değerleri oturaklaşır, yapıcı ilişkiler neticesinde, medeniyete katkısı da daha net bir hal alır.

Yazara göre diyalog, yardımlaşmanın ilk adımdır. Yardımlaşma ise, bir yönüyle “birbirini daha iyi tanıma”, “pratik olarak birlikte yaşama-çalışma” adına ufuklar açar. Diğer taraftan toplulukların birbirleriyle münasebetleriyle birlikte, bir arayış başlar ve “en iyi”, pazarda râic bir meta halini alır.”

Makalenin orijinal hâli için bkz:

http://www.hiramagazine.com/archives_show.php?ID=367&ISSUE=18


Makale Adı: Bal Peteğindeki Matematik

Yazar Adı: Prof. Dr. M. Sâmi POLATÖZ

Bal peteğinin enteresan mimarisi anlatılan makalede, yan yana altıgenlerden oluştuğunu, duvar kalınlıkları ortalama 0,1 mm olduğu belirtiliyor. Yazara göre, altıgen değil de, daire olmasını farzettiğimize, dairelerin kenarları arasında kalan boşluklar için daha fazla mum harcanmış olacaktır. En kısa kenar uzunluğu ve en az malzemeyle (mum) çözmek için geometri prensiplerine müracaat ettiğimizde, peteklerin bölünmesinde çokgenlerin kullanılması gerektiği görülecektir. Bir geniş alanı küçük alanlara bölmek istediğimizde, komşu çokgenlerin birbirlerine tam oturması ve aralarında boşluk kalmaması gerekir. Bunun olabilmesi için birbirine yaslanan komşu çokgen köşelerine ait iç açıları toplamı 360 derece olmalıdır.

Yazara göre, bir alanı boşluksuz bölmek istersek, ya üçgen, ya dörtgen veya altıgen kullanmalıyız. Kenar sayısı 6’dan fazla olan düzgün bir çokgen ile boşluksuz bölme mümkün değildir. Benzer şekilde düzgün beşgenler de uygun bir çözüm değildir. Şekil 3’te üç düzgün beşgenin yan yana getirilmesi ile 36O açılı boş bir alan ortaya çıkmıştır. Halbuki altıgenler boşluksuz yan yana getirilebilirler (Şekil 4). Ayrıca eşit alanlı üçgen, dörtgen ve altıgen birbiri ile karşılaştırıldığında, en az çizgi uzunluğu altıgende olmaktadır. Dolayısı ile en az balmumu sarfiyatı bu şekilde bölme kullanılarak elde edilebilir.

Matematikçiler ayrıca, kenarları doğru olmayan, eğri olan çokgenlerin daha iyi olup olmadığını da araştırdılar. Kenar eğri olunca, bir çokgende dışbükey şekil elde edilirken komşu çokgende ister istemez içbükey şekil elde edilmektedir. Dışbükey eğri ile elde edilen avantajı (daire parçasına daha fazla benzemesinden dolayı) içbükey eğriden gelen daha fazla dezavantaj yok etmekte ve net olarak bir kazanç elde edilememektedir. Michigan Üniversitesi’nden Thomas Hales 1999’da bir alanı eşit küçük alanlara ayırmak istediğimizde, en ideal şeklin düzgün altıgen olduğunu ispatladı.

1999’da ispatını ancak yapabildiğimiz bir çözümü, arıların milyonlarca yıldır şaşırmadan Sevk-i İlâhî ile uygulamaları, Allah’ın ilhâmından başka ne olabilir ki… Şâyet arıların petek inşa teknikleri ilk yaratıldıkları dönemden bu yana evrimleşerek gelseydi, fosil kayıtlarında, altıgen dışında başka geometrik şekillere de rastlanması gerekirdi. Hâlbuki başka bir şekildeki bal peteğinin kullanıldığına dâir ipucuna rastlanmamıştır.

Bal peteği üç boyutlu bir cisim olup altıgen prizma şeklindedir. Altıgen prizma şeklindeki petekler iki tabaka hâlinde olup, bir uçları açık, diğer kapalı uçları ise sırt sırta yerleştirilmiştir.

Makalenin orijinal hâli için bkz:

http://www.hiramagazine.com/archives_show.php?ID=358&ISSUE=18


Makale Adı: Dev Karadelikler

Yazar Adı: Muhammed Hâşim el-Beşir / Vâdi’n-Nil Fizik Cemiyeti Başkanı / SUDAN

“Karadelik”ler, ölmeye yüz tutan dev yıldızlar olarak tarif edilir. Orada yerçekimin sonsuz büyüklükte olduğu, dolayısıyla zaman da sonsuz olarak genişlediği tahmin edilmektedir. Ayrıca “karadelik” sonsuz bir ağırlık anlamı da taşır. Karadeliklerin meydana getirdikleri etki ve tesir yönüyle “huni”ye benzetilir ki, “huninin” incelmeye başladığı uç kısımda, çekim tesirinin tarifsiz bir şekilde arttığı, âdeta sonsuz hale geldiği söylenir. Araştırmacılara göre bu nokta, farklı kanunların geçerli olduğu bir bölgedir.

Karadeliklerin zikredilen bir diğer önemli özelliğinin ise “zaman”ın durması şeklinde izah edilir. Zamanın durması ve sabit kaldığı böyle bir yerde, fizik kanunlarının geçerliliğini kaybettiği bölge olarak takdim edilir. Böyle bir ortamı, fiziğin dar kalıpları ile açıklamanın zorluğu üzerinde duruluyor.

Yazara göre Karadeliklerin hızı, ışık hızından binlerce ve milyonlarca daha hızlıdır. Birçok galakside bulunduğu tahmin edilen “Karadelik”lerin, galaksimiz Samanyolu’nda da mevcuttur. Zira galaksimizin merkezinde çok şiddetli kozmik hadiselerin cereyanı, merkezde mevcut dev bir karadeliğin bulunduğunu gösterir. Her karadelik gibi bu karadelik de durmadan yutmaya devam etmekte, sürekli büyümekte ve güçlenmektedir. Yani tesir sahası gittikçe artmaktadır.

Makalenin orijinal hâli için bkz:

http://www.hiramagazine.com/archives_show.php?ID=361&ISSUE=18


Makale Adı: Ölümün Öteki Yüzü

Yazar Adı: Me’mun Ferîz Cerrâr / Edebiyatçı Yazar / ÜRDÜN

Yazara göre ölümün iki önemli yansıması sözkonusudur. Biri “ekşi çehresi”dir ki, sevdiklerinden ayrılık, bedenin toprakta çürümesi ve hayat sayfasının dürülüp “amel” imkânının elden alınması şeklinde özetlenebilir. Ölümün bu yönü nazar-ı itibara alınarak, bir matem havası, taziye durumu ve gerek dua gerekse dostların ziyaretleriyle acının hafifletilmesi hedeflenmektedir.

Ölümün ekşi görünen bu yüzü doğru.. Ancak ölüm “sadece bu mudur?” Yani gerçekten çürüyüp fena ve zeval bulma mıdır?

Çoğu defa, insan aklı, sadece bu ekşi yüze takılır ve ötesine intikal edemez. Bu durum, ya ölüm ötesini idrakten âciz olması, yahut da Kur’an ve sünnet beyanlarını vicdanda hissetmesine yolunda gösterilen kusur olarak belirtilebilir.

Kur’an, bizleri ne kültür seviyemize ne de hayal dünyamızla baş başa bırakır. Kur’an, ilk insan Hz. Âdem’in yaradılışından, cennet ve cehennem ehlinin mülaki olacakları duruma kadar, yolculuğu bizlere resmetmektedir. İnsan, Kur’an ve sünnet nuruyla ölüme baktığında, hadd-i zatında bir yolculukta, yolcunun menzil değiştirmesinden ibaret görecektir” diyor ve Bediüzzaman hazretlerinin şu beyanına telmihte bulunuyor: “Yolculuk, âlem-i ervahtan, rahm-ı mâderden, sabâvetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden, sırattan geçen uzun bir sefer-i imtihandır.” (Yedinci Söz – s.11)

Ölüm ile birlikte, beden, yaratıldığı toprağa geri dönmektedir. Kur’an’da bu hussu beyan buyrulmaktadır. (Bkz: Tâhâ, 55)

Ölüm sonrasıyla ilgili yine Kur’an-ı Kerim bizleri bilgilendirmektedir. (Bkz. Nahl, 32)

Salih amel ile vefat edip ruhunun ufkuna yürümüşlerin durumu da anlatılmaktadır. (Bkz. Âl-i İmran, 169-170)

Ayrıca hadislerde, şehitlerin ruhları, nimetlerden istifade ettiğini buyurmuştur. Daha sonra büyük alimlerinden Ebu Hâzım el-A’rec’in, tabiînin büyüklerinden Süleyan b. Abdülmelik’in “Neden hayatı seviyor ve ölümü kerih görüyoruz?!” sorusu üzerine şöyle buyurur: “Çünkü sizler, dünya hayatını tamir etmiş ve ahiretinizi harâbe hale getirdiniz. Bunun tabii bir sonucu olarak da, yıkıntıdan kaçıp, imar edilen yere sağınmanız kaçınılmazdır”.

Yazar, daha sonra, dünya’nın dünyaya bakan yönü üzerinde duruyor ve bu sadedte şu hadise yer veriyor: “Dünya, mü’min için bir hapishane, kafir için ise bir bahçedir” (Müslim)

Daha sonra Bediüzzaman hazretlerinden iktibasta bulunarak:“Ey nefis! Şu temsile bak, gör, nasıl dünyaya hasr-ı nazar, aziz bir lezzeti elîm bir eleme kalb eder. Meselâ, şu karyede, yani Barla’da, iki adam bulunur. Birisinin yüzde doksan dokuz ahbabı İstanbul’a gitmişler, güzelce yaşıyorlar. Yalnız birtek burada kalmış. O dahi oraya gidecek. Bunun için şu adam İstanbul’a müştaktır. Orayı düşünür, ahbaba kavuşmak ister. Ne vakit ona denilse, “Oraya git”; sevinip gülerek gider. İkinci adam ise, yüzde doksan dokuz dostları buradan gitmişler. Bir kısmı mahvolmuşlar. Bir kısmı ne görür, ne de görünür yerlere sokulmuşlar. Perişan olup gitmişler zanneder. Şu biçare adam ise, bütün onlara bedel, yalnız bir misafire ünsiyet edip teselli bulmak ister. Onunla o elîm âlâm-ı firakı kapamak ister.” (On Dördüncü Söz – s.65) Makalesinin ilerleyen kısımlarında ise, Lemalar kitabındaki şu kısıma yer vermektedir: “En evvel, herkesi korkutan, en korkunç tevehhüm edilen ölümün yüzüne baktım. Nur-u Kur’ân ile gördüm ki, ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de, fakat mü’min için asıl siması nuranîdir, güzeldir gördüm. Ve çok risalelerde bu hakikati kat’î bir surette ispat etmişiz. Sekizinci Söz ve Yirminci Mektup gibi çok risalelerde izah ettiğimiz gibi, ölüm, idam değil, firak değil, belki hayat-ı ebediyenin mukaddemesidir, mebdeidir. Ve vazife-i hayat külfetinden bir paydostur, bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Berzah âlemine göçmüş kafile-i ahbaba kavuşmaktır. Ve hâkezâ, bunlar gibi hakikatlerle ölümün hakikî güzel simasını gördüm. Korkarak değil, belki bir cihetle müştakane mevtin yüzüne baktım. Ehl-i tarikatçe rabıta-i mevtin bir sırrını anladım.” (Yirmi Altıncı Lem’a – s.707)

Makalenin orijinal hâli için bkz:

http://www.hiramagazine.com/archives_show.php?ID=362&ISSUE=18


Makale Adı: Kas Sisteminin Dilinden

Yazar Adı: Prof. Dr. Arif Sarsılmaz / Dokuz Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi / TÜRKİYE

Yazara göre iskelet sisteminin en önemli fonkyonu, vücuduna diklik ve sertlik vermesidir. Ancak insan, hareket kabiliyetine sahip olup, bu hareketleri esbab dairesinde, çeşitli hareket organlarının dinamik gücü olan kas dokuları sayesinde meydana gelmektedir.. Kas sistemi, milyonlarca paketlenmiş hücreden ibaret, yüzlerce kaslardan teşekkül eden bir sistem olarak tarif edilmektedir. Kaslar, şeker yakarak hareket eden hücrelere sahiptir. Kas hücrelerinin içinde kasılıp gevşeyebilen lifçikler (myofilament) sayesinde, hücrelerin boyu kısalıp uzayabilir ve bu kısalıp uzama neticesinde ortaya çıkan çekme kuvveti ile de; adalenin bağlı olduğu kemiği veya başka bir organı çekerek, yer veya şekil değiştirmesine sebep olur.

Devamla, makalede üzerinde durulan hususlar, şu şekilde özetlenebilir:

Kas denildiğinde, aslında hem bir organ hem de doku tipi anlaşılır. Kasın yapısı basitçe şöyle düşünülebilir: İnce makara ipliği — sicim — çamaşır ipi – halat… Halatı organ olarak bir kas olarak düşünebiliriz. Hareket, kasların iki tarağın dişleri gibi karşılıklı yerleştirilmiş protein moleküllerinin kasılma esnasında birbirinin içine geçmesi ve böylece kas lifçiğinin boyunun kısalmasıyla husule gelir. Böylece aynı büyüklükte olan iki tarağın dişlerinin birbiri içine girip çıkması gibi, kasılma ve gevşeme dediğimiz hareket ortaya çıkar.

Kasların büyüklüğü ve şekli; bulunduğu yere, yapıştığı kemiklere ve yapacağı işlere göre değiştiğinin belirtildiği makalede, kaslar, iradeye taalluku açısından iki kısımda mütalaa edilmektedir: İskelete ait olan ve kemiklere bağlanan kırmızı kasların çok güçlü yapıda olup, iradeye bağlı olarak çalışırlar. Yürürken, koşarken, elle herhangi bir iş yaparken, yatarken, kalkarken daima kırmızı renkteki çizgili kaslar faaliyet gösterirler. Kas olmalarına rağmen, irade dışı çalışan düz kasların hareketleri yavaş, fakat kasılmaları uzun süreli olup yorulmazlar. Dolayısıyla sindirim kanalı, kan damarları ve idrar yollarının duvarları bu çeşit kaslarla döşelidir. Kalbde, hadd-i zatında biraz farklı bir çizgili kas dokusu olduğu halde, o da irade dışı çalışır.

Vücutta kemik, kemikler arasında da eklemler mevcuttur. Hiçbir eklem bir kuvvet olmadan hareket edemez. İşte eklemlerini hareket ettiren bu kuvveti kas sistemin üretir. Hareket sistemine dahil aşağı yukarı 340 civarında kas sayılabilir.

Vücut kaslarının 510 ayrı iş yaptığı hesaplanmıştır. İnsanın, her türlü hareketi rahatlıkla yapabilmesi için kas elemanlarının güçlü ve esnek olması gerekir. Kas elemanları, sistemli çalışmayla güçleri artırılabilir ve eğitilebilirler. Uzun süreli ağırlık ve sürat çalışmaları neticesinde kasların lifleri sayısında, çapında ve boyunda artmalar olur, böylece daha çok iş yapacak güç ve hızlı kasılma kabiliyeti kazanabilir. Kas elemanlarının eğitilebilmeleri ve artırılabilmelerinde genetik faktörlerin büyük ehemmiyeti vardır. Bu yüzdendir ki, sadece yaratılıştan kasları ve kemikleri uygun olan biri, çalışmayla bu kabiliyeti çok yükseklere çıkararabilir. Mesela 100 m kısa mesafe koşan atlet ile, 10.000 m orta mesafe ve maraton koşan atletlerin her birindeki özel liflerin miktarı ve dağılımı farklıdır.

Kasılma dediğiniz hareketin ortaya çıkması için, bir motor sinir (hareket sinirleri) lifinden çıkan elektrikî uyarının, kas hücre zarı ile sinir hücresi zarının arasındaki bölgeye (sinaps) geçmesi gerekir. Bu reaksiyon sırasında bir miktar da ısı ortaya çıkar; bütün kasların ortaya çıkardığı ısının toplamı ise insan vücudunun normal ısısını belirler. Mesela, soğuk havalarda titreşen kaslar, daha fazla ısı üreterek vücut ısını sabit tutmaya çalışırlar.

Hareketlerinin uyumlu ve koordineli olması için, kasların üzerine yerleştirilmiş olan gerginlik alıcıları, her an sinir sistemini haberdar ederek, kasın durumu, kasılma hızı ve derecesi hakkında bilgiler verir. Yolda yürürken insanın yalpalamaması; yemek yerken, ellerin titreyip kaşıktaki yemeğin dökülmemesi, bunun bir tezahürü olarak addedilebilir.

Son olarak en çok bilinen kas hastalıkları şöyle sıralanarak makaleye son veriliyor: a-güçsüzlük, b-şekil bozukluğu, c-ağrı ve iraden dışında gelişen kasılmalarımdır (tik), d-Kas iltihapları (myozit), e-kas distrofileri, f-kas kemikleşmeleri (Stiffman sendromu), g-selim veya habis kas urları da (leiomyom, rhabdomyom, rhabdomyosarcom gibi)..

Makalenin Arapça hâli için bkz:

http://www.hiramagazine.com/archives_show.php?ID=365&ISSUE=18


Makale Adı: İslam Sanatları Arasında Bir Sanat: Tiyatro

Yazar Adı: Prof. Dr. Mahmud Muhammed Kuheylâ / Zekâzîk Üniversitesi Öğretim Üyesi / MISIR

Makalesine “Sanat, millî kimliğin korunmasında önemli rol oynar. Tiyatro, sanatın ilklerinden sayılır.” değerlendirmesiyle başlayan yazar, Batıdan geldiği ve lehviyatta kullanıldığı için İslam dünyası tarafından tepkiyle ve ihtimatla karşılanan tiyatronun, bir sanat türü olarak gerek Cahiliye döneminde gerekse sonralarda İslam dünyasında gelişme göstermediğinin bir gerçek olduğunu, ancak bu hususun ihtiyaçtan dolayı mı, yoksa dinin kendine karşı bir cephe almasından dolayı mı oldu üzerinde duruyor ve ekliyor: “Eskiler, şiire ve şifahî kültürün nakline önem verdiklerinden, tiyatroya karşı ilgileri bu oranda gelişmiştir.”

Bu tespitten sonra, tiyatronun hadd-i zatında örneklerini –cılız da olsa- tarihimizde görmenin mümkün olduğunu da belirten yazar, şu olayı aktarmaktadır: Halife el-Mehdi zamanında yaşamış “Abdurrahman b. Bişr” isimli zat, bazı sohbetlerini şu şekilde yaptığı nakledilir: İnsanları küçük bir tepecikte toplar, sonrada onlara sorar: “Peygamberlerin misyonu neydi? Onlar yüce kâmetler ve ısmarlama insanlar değil miydi?” Halk cevap verir: “Evet!”.. Bunun üzerine öne birkaç kişi çıkarır, bunlardan kimisi peygamberlerin mesajını dinlemiş, kimisi de karşı çıkmış kimseleri temsil etmektedirler.. Kötülere neden cehennem, iyilere de neden cennetin vaadinin yerinde olduğunu, dinleyicilerin vicdanında in’ikasını hedefler”.

Daha sonra yazar, Kur’an, sünnet ve fukahadan nakiller yaparak, dinin bu sanat koluna karşı kesin tavır almadığını ortaya koymaya çalışmakta, maruz kalınan fikrî erozyona karşı etkili argümanlardan olan tiyatro sanatı için, onun “Bizcesi”nin teşekkülü adına şu hususlara riayetin hatırlatıldığını aktarmaktadır:

1-Peygamberler Efendilerimizi temsilden kaçınılması

2-İslamiyet’in azameti ve fetihlerin insanî yüzünü yansıtmasının hedeflenmesi

3-Bazı konularını fâtihlerin hayatlarına, cihadın faziletine ve mücâhidlerin nail olacakları ecre ayırmak suretiyle “i’lây-ı kelimetullah”a teşvik edilmesi

4-Küçüğünden büyüğüne bütün günahlara kapı açmaması, teşvik etmemesi, irtikabını küçümsememesi

5-Hayırlı işlerdeki güzelliği öne çıkarması ve istikamet üzere bulunmanın faziletini hedeflemesi

6-Özellikle İcrâ edildiği esnada ve mekânda, namazı terk, zina, içki içme gibi menhiyatlara kapı aralamaması..

Son dönem İslam dünyasında “Tiyatro” sanatının yaygınlık kazanmasında Mısır’ın payı büyük olduğuna dikkatleri çeken yazar, Muasır İslamî tiyatronun öncüleri olarak şu zatları zikreder: 1-Mahmud Ğuneym, 2-Muhammed Mahmud Rıdvan, 3-Ali Ahmed Bâkesîr, 4-Muhammed Yusuf Mahcub.

Günümüzde din âlimlerinden bazısının da tiyatrolar kaleme aldığını belirten yazar, Karadavi’nin telif ettiği “Yusuf es-Sıddîk (a.s.)” ve “Bir âlim ve bir Zorba: Said b. Cübeyr ve Haccac b. Yusuf es-Sakafî” ismindeki iki tiyatro metninden bahseder.

Netice itibariyle bu konuda şu son sözü söyler: “Denebilir ki: Tiyatro sanatının İslam düşüncesiyle aşılanması zor bir durum değildir. Mükerrem olarak yaratılan insanın, bulunması gerekli konum ve takınması gerekli tavır ve duruşa ehliyet kazanması adına, tiyatro vesilesinin kullanılabileceği kanaatindeyiz.” Beri taraftan, “Günümüzde, tiyatronun kriterlerimize göre geliştirilmesi, İslam hakkındaki dramatize edilen ta’n u teşni’lerden bazısına karşı kalkan vazifesi görebilir ve İslam’ın katı, Müslümanların da yobaz olduklarına dair ithamlara muknî cevaplar verebilir.”

Makalenin orijinal hâli için bkz:

http://www.hiramagazine.com/archives_show.php?ID=368&ISSUE=18


Makale Adı: Ferid el-Ensârî ve Kaleme Aldığı Son Roman “Öncü Süvarinin Dönüşü”: Yeniden Doğuşun Destanı ve Veda Konuşması

Yazar Adı: Prof. Dr. Süleyman Aşrâtî / Vahrân Üniversitesi Öğretim Üyesi / CEZAYİR

Bu roman, “vedâ etme”nin bir ünvânı, vasiyet mektubu, bülbülün son nağmesi, geriye emanet bırakılacak en önemli sermaye, dahası her bir Müslümanın imanının gereği olan kadere rıza ve boyunu takdîr-i ilahinin önüne uzatmanın bir tezahürü olarak görülebilir.” değerlendirmesiyle makale başlanmakta, daha sonra romanın hususiyeti şöyle ifa edilmektedir: “Roman, İstanbul ve Fas/Miknes arasında bir köprüdür. Hadd-i zatında roman, her ne kadar insanları Allah’a çağıran, onları Rabbileriyle buluşturmayı hedefleyen ve aradaki engelleri bertaraf etmeye kendini adamış Muhterem Hocaefendi’nin hayatını konu edinmekte ise de, beri taraftan bilinen bir gerçek var ki, kişi sevdiğinin hayaliyle yaşar; ruh, faziletli bulduğu evsâfı, bu özelliklerle tanınan şahsiyetlerin destanını dillendirmek suretiyle soluklanır.”

Yazar, romanın sahibi hakkında ise şu yorumda bulunur: “Ensarî hoca, romanında bazen maddi bir hasta veya manevî bir alîl gibi şahsını temsil ederken, bazen de –kitabını İslam dünyası gençlerine ithafından da anlaşıldığı üzere- derbeder İslam dünyası şahsiyetine bürünmektedir. Kimi yerde kendi durumunu ve ihtiyaç duyduğu iksiri seslendirmekte, yer yer de siperinde can vermiş, yeniden dirilmesi için âb-ı hayat sunacak ve kendisine kol kanat gerecek kurtarıcısını bekleyen perişan ümmetin durumunu resmetmektedir.

Ensarî hocanın, roman boyunca iki kimlik taşıdığına dikkatleri çeken yazar, onun şahsı itibariyle taşıdığı kimliği şu şekilde değerlendirir:

1-Şahsî Kimlik

Yazar, Ferid el-Ensârî hoca’nın şahsî kimliğini taşıdığı yerle ile ilgili şu tahlillerde bulunur:

Ensârî hoca, beden ve ruhunun hastalıklarına şifa arama ümidiyle İstanbul’a, ihtişamlı mâzinin haziresine çadırını kurar ve “fâtih”lerin ruhundan istimdadta bulunur. O, hem hakikî hem de mecazî ilacı aramakta.. Bazen bedenî rahatsızlıklarına çalacak ilaç araştırmakta, bazen de Ümmetin mânevî yaralarına süreceği merhemin peşine düşmektedir. Kitabın başından sonuna kadar bir “himaye edilme” peşinde koştuğunu görmekteyiz. Kâh minare ve kubbelere sığınmakta, kâh başka rükn-i şedidlere.. Ancak inkıtasız bir “şefaat dileme” duygusunun süregeldiği söylenebilir.

Ensârî hoca, “sâhibüz-zaman”ın izlerini sürmekte ve onun yolunu tutanların ilklerinden olma hülyası içindedir. Zira ona göre “gerçek hayat”ın iksiri, işte o serhatlerdedir. Nitekim Mü’min, hedefine doğru ilerlerken yolunu kesen ölümden korkmaz.. Onun korktuğu ölüm, burnu doğrultusunda hayat sürdüğü ve cenk meydanı dışında karşı karşıya kaldığı ölümdür.

Denebilir ki, kader, işaretleri ufkumuzda belirmeye başlamış “ikinci viladet”in mihmandarlığını Hocaefendiye verdiği ve onu matlubuna erdirdiği gibi; Ensârî hoca da, ülkesine hem ruhen hem de bedenen afiyette ve matlubunu bulmuş bir vaziyette dönmeye dair ümidini korumaktadır. Hocaefendi ile olan Rûhî seyahati itibariyle, tıpkı Hz. Mûsâ’nın fetâsına benzer.. Ensârî hoca bu yolculuğunda, ruhen ve bedenen yenilenme safhası yaşama, müfrezeye kabul almış bir er payesine ermeyi hedeflemektedir. Dahası o, bedenî hastalıklarına çâre arama gölgesinde, ruhunun yaralarına merhem olacak Hocaefendi gibi keramet ehli kimselerin şefaatini taleb etmektedir.

Ensârî hocanın, Hocaefendi’nin hayatını kaleme alması, müzmin hastalığının elemlerini hafifletme, şifa kâsesinden kana kana içme, mahiyetindeki güzellikleri keşfetmeye çalışma, henüz çatlama ve boy atma zamanı gelmemiş tohum ve rüşeymlerin bir araya gelmesi adına gayret gösterme.. manalarını taşır. O, kitaba başlarken, nasıl bir şey ortaya çıkacağından, kendisi de emin değildir. Başka bir deyişle romana, onu başkası için kurgulayarak kaleme aldığı bir çalışmadan ziyade, kendisinin ruhî yolculuğunun sayfalara yansımış bir şekli nazarıyla bakılabilir. Dolayısıyla, eserde, yer yer serd metodu, iltifat üslubu gibi yollarla, ruh dünyasında kendi doğumunun sancısını resmetmekte ve ufkuna doğan hakikatlere işaretlerde bulunmaktadır.

Ensarî hoca, romanının birden fazla yerinde tekrar ettiği, kendisinin peşinden koştuğu ve okuyucuya da hedef olarak gösterdiği “sır”ra sık sık dikkatleri çekmektedir. O, bu yerlerde Hocafendinin makamına işaret etmekte, onun “hülyalarımızdaki yarınlar”a doğru köprü bina eden, Salih zatların “tâc”ının vârisi, onların son halkası olan mübarek ruh, olarak takdim etmektedir.

Romanı kaleme alan Ensârî hoca ile, hayat serencâmesi bu esere konu olan zatın şahsiyetleri arasındaki ruhî bağ ve manevi irtibat dikkatleri çekmektedir. Tarikatlar diyarı ve seyr-i süluk erbabının memleketinden olan Ensârî hoca, el vereceği bir mürşid aramakta iken, “Nur”un dalgalanan bayrakları dikkatlerini çeker. Devesini oraya çöktürür ve zikir meclislerine iştirak eder. Hocaefendi’de “aradığı imam”ını, peygamber verasetine nail anahtar şahsiyeti bulmuştur artık..

Eser boyunca, Ensârî hocanın yanmalarını kanmalar, kanmalarını yanmalar takib ettiğine şahit olmaktayız. Vicdânî heyecanı, tıpkı derin bir deniz gibi iç akıntılar ve derinden gelen dalgalarla sürekli kaynamaktadır. İşte bu şekilde, “hasta” yazarın, daha ilk andan itibaren tarih ile gergin yüzleşme ve hesaplaşma faslı başlamaktadır. Üç tarihi hâdise sürekli zihninde yankılanmaktadır: Endülüs’ün elden gitmesi, Hilafetin kaldırılması ve Mescid-i Aksâ’nın derdest edilmesi.. Bu noktada Ensârî hocanın maddi ile mânevi hastalıkları birbirine karışmaktadır.

Ensarî hoca, Hocaefendi’nin hayat ve ruhunda kendinden bir şeyler bulmakta ve farklı seviyelerdeki evsaflarının benzeştiği görülmektedir. Her ikisi de “ağlama yolculuğu” ile hayatları kesişmektedir. Bir taraftan asırlık musibetlere ağlayan Hocaefendi, beri taraftan benliğini ve bedenini saran musibetlere ağlayan Ensârî hoca… Hayatı boyunca hep ağlamış olan Hocaefendi, adanmışlık ruhu ve sürekli vermeye kilitlenmesiyle âdetâ mücessem bir ayna mesabesindedir. Hocaefendi, tıpkı Üstad Bediüzzaman hazretleri gibi Ehlullah’tan temayüz etmiş kimselerin kervanından bir zat.. Bu ayardaki zatlar, bütün hayatlarını sıyam ve kıyamda geçirdiler; yaşatmak için yaşadılar; Yeryüzü halifesi insanın, ruh heykelini yeniden ikameye yönelik olmayan hiçbir işe ayıracak zamanlarının olmadığını haykırdılar.

Ensari hoca ile Hocaefendi, ikisi de gurbet içre gurbet yaşamaktaydılar. Ensari hoca yurdundan yuvasından ve sevdiklerinden uzakta, Hocaefendi ise daha katmerli bir gurbet içinde.. Ensari hocanın, günümüzde yaşayan en önemli simalardan biri olarak gördüğü Hocaefendinin de, benzerleriyle aynı kaderi paylaştığını, bunların başında da “garib” olmaları geldiğini şu cümleyle ifade etmektedir: “Kişiye, kendi zamanından önce yaşamaktan ve onunla aynı ufku paylaşmayan kimselerin muaşeretinden daha çetin bir durum var mı ki?!

Ensarî hoca, gönül bağladığı Hazret-i İmam Hocafendi’nin ruh aynasında kendinden bir şeyler buluyordu. O, Hocaefendi’nin ufku yüceliğindeki dertlerini okurken, kendi dertlerini unutturuyor, yer yer yarasına merhem çalmış oluyor ve teselli buluyordu. Ensârî hocanın Hocaefendiyle ruhî irtibatı, müridin şeyhine hasr-ı himmeti, askerin komutanına itaat ve inkiyadı, çocuğun babasına karşı medyuniyet ve tekeffüfü mesabesindedir.

Ensârî hocayı Hocaefendiye cezbeden bir diğer nokta, her ikisinin de –seviyelerine göre- ihraz ettikleri konum itibariyleydi. Bu konum, manâ âleminin er meydanında muhalif hususlara mukavemet etme ve cengi gâlip bitirme şeklindeydi. Ancak Ensârî hoca için öncelik, bedenî rahatsızlıklara galip gelme ve ruh ufkunda doğma olarak kendini gösteriyordu. Yürüdükleri yol itibariyle de –kendi çapında- benzeşmeler vardı. Yaşadığı çetin imtihanda, şeyhinin izinden yürümenin, bu yolun gereklerinden biri olarak görüyor, ayakta kalmaya, mâsivâdan tecerrüd etmeye ve hastalıklara karşı yücelmeye çalışıyor.. Zira “örnek şahsiyet” ve “kudve insan”lara uyma; onların, musibetler oklarını nasıl gülerek karşıladıkları, ızdırap yüklü müjdeler ve müjde televvünlü ızdırapları nasıl bağırlarına bastıklarını öğrenmeyi gerektirir.

Bütünleşmeyi sağlayan hastalıkların benzeşmesi, matlubların benzeşmesi vb.nin yanında mekan itibariyle de aynı kaderin benzeşmesi de sözkonusuydu. Nitekim İstanbul, hilafetin hal’iyle tacını kaptırmış, Endülüs ise tamamen yitirilmişti. Maruz kalınan bu durum, yeni bir sayfa açan İstanbul ile Mağrib arasında bir yakınlaşma hissi meydana getiriyordu. Bu bağ, kıtalar arası yakınlaşmaların başladığı müjdesinin ufkumuzda belirdiği, Yüce ve ebedî mesajın bütün âleme duyurmanın zamanının hülul ettiğini göstermesi açısından önemlidir.

Ensari hoca, “medrese-i Eyyübiye” olan hastanenin misafiridir. Acılarla kıvrandığı böyle bir durumda Hocafendi’nin ruh dünyasına seyahat etmesi ve tecrübelerini kağıda dökmesi, Hocaefendinin büyük çapta medrese-i Eyyübiyenin güzide misafirlerinden olması ve çok daha ağır, daha ciddi, daha müzmin mukaddes ızdıraplarla iki büklüm olmasındandır.

Gökyüzü ile irtibatlı “Sema” hastanesinde, eşya ve hadiselerin okuyan, mekânın rumuzlarını ve boyutlarını çözmeye çalışan, etrafındaki eşyalarla ünsiyet kesbeten Ensari hoca, bütün ufuklardan kendine gelecek rahmeti intizar ediyor.

2-Ümmet Kimliği

Buraya kadar Ensari hocanın “şahıs olarak” portresinin izini süren yazar, onun bir ferd kimliğini yansıtmasının yanında “ümmet” kimliğini de yansıttığını şu cümlelerle özetler:

Ensârî hocanın şahsı, -kitabın siyakından da anlaşıldığı üzere- geçen asırda, künde künde üstüne yaşayan ümmetin durumunu resmetmektedir. Böyle bir durumda olan İslam dünyası, yaşadığı hezimetler karşısında, elinden tutar ümidiyle ağabeyi Osmanlı’ya elini uzatmış; imdadına yetişsin, kendini Haçlıların tasallutundan kurtarsın diye beklenti içerisinde olmuştur. Aynı ümmetin bugünkü durumu, dününden farksızdır. Bugün hâla kendini bağrına basacak, ağyârdan koruyacak, ona kefil olacak, izzetini ve mukavemet ruhunu bahşedecek büyük bir ağabeye ihtiyaç duymaktadır. Türkiye, İslam ruhunu ve medeniyetini tekrar ihyâ eder, Osmanlının temayüz ettiği millî ruh ve duyguları yeniden diriltir, maddi ve manevi dinamiklerini harekete geçirir, aynı anadan doğma kardeşleri mesabesindeki İslam dünyasının bölük pörçük evlatlarına nasıl yaklaşacağını iyi hesablar ve üslubta hata yapmazsa, dün olduğu gibi bu gün de ümmet üzerinde kanatlarını germe, bu işe ehliyetini bir kere daha ıspat etme, derbeder İslam dünyası ile yeni ihtişam dönemine doğru kanatlanıp birlikte âlemşumül bir tarih yazma fırsatı yakalayabilir.

Netice itibariyle denebilir ki; Remiz ve işaretlerle konuşma, muayyen bir yol tutma ve halkaya dahil olma manasına gelir. Ensari hoca, dünyadaki muvakkat hayat maratonunu Hocaefendinin hayatını konu edinen “Avdetu’l-Fursan” ile noktalamak istemesi, hadd-i zatında rûhen ve fikren; İmam, Ârif-i billah, Allah’ın kullarına hizmete kendini adamış ve onlara saadet-i dâreyni sağlama peşinde olan yüce kâmet Hocaefendi’nin, öncü birliklerinden biri olmaya azmettiğinin ve buna kabul aldığının en güzel göstergesidir.

Makalenin orijinal hâli için bkz:

http://www.hiramagazine.com/archives_show.php?ID=369&ISSUE=18


Makale Adı:Ufuk Göründü

Yazar Adı: Şiir: M. Fethullah Gülen; Arapçaya Adapte: Prof. Dr. Ferid el-Ensârî / Fas

Ferid el-Ensârî, hastanede yattığı sırada, vefat etmeden kısa bir süre evvel, kendisinin yaşadığı halet-i ruhiyeye uygunluğu düşünülerek, Muhterem Fethullah Gülen’in “Ufuk Göründü” şiirine, sevenleri tarafından muttali kılınmış.. Daha önce Medine’nin Gülü ve Millet Ruhu şiirlerinin Arapçaya adattesinde emeği geçen Ensari hoca, Ufuk göründü şiiri üzerinde iki gün boyunca, müsait olduğu ve tedaviden fırsat bulduğu vakitlerde çalıştı.. Her tasarrufunda, manaya halel gelir endişesini taşıyan Ensârî hoca, şiiri bitirdikten sonra, onu etrafındakilere okudu ve duygularına tercüman olduğunu ifade etti..

Şiirden birkaç dizenin, Ensârî hocanın durumuna uygunluğu açısından ele almaya çalışalım:

Son tedavisi için Türkiye’ye gelmezden önce, hastalığının nüksettiğini duyan Türkiye’deki sevenleri, kendisiyle irtibat kurmuş ve Türkiye’ye tedavi için beklediklerini ısrarla belirtmişlerdi. Ancak kendisi, “Görünen o ki, rahatsızlığın çok ağır.. Müsaade ederseniz ben Rabbim’le mülaki olmak istiyorum, bana izin verseniz” şeklinde isteğini ızhar etmişti. Ancak Türkiye’deki sevenleri, her defasında eteklerinden tutup, kanatlanmasına fırsat verme niyetinde değillerdi. Dolayısıyla denebilir ki, şiirdeki “Yolculuk son bulmak üzere, ufuk göründü” dizesi, Ensârî hocanın yaşadığı ağır hastalık safhası itibariyle, birkaç yıldır yakinen yaşadığı bir halet-i rûhiye idi.

Beri taraftan, tedavi için Türkiye’ye gelmeye muztarr kaldığında, Fas’taki sevenleri “hocam, bizleri kime bırakıyorsun?!” sitemlerinin hâlâ kulağında çınladığını üzüntü içerisinde aktaran Ensârî hoca’nın bu durumu, yine şiirdeki “Sırtımda koskoca dağ, ümitlerimde bahar...” dizesiyle, hissettiği mesuliyetin ifadesiyle ne kadar örtüşmektedir.

Hasta yatağında kaleme aldığı “Avdetu’l-Fursan” romanının girişinde şöyle diyordu: “وكان الألم يا سادتي شديداً! Ağrım ve sızım tarifi imkansız bir hal almıştı..” Onun bu durumunu ise, şiirdeki “Titriyor ağaç yaprakları gibi her yanım, / Âdeta bir ızdırap terazisiyim şu an;” dizesi âdetâ özetler mahiyettedir.

Türkiye’deki hizmetleri tanıdıktan sonra, ülkesinde sevdiği kimselere aynı ufukta insanlığa hizmet düşüncesi taşımanın gerekliliğini vurgulamaya başlamış, kendi çapında Türkiye’de örneklerine muttali olduğu faaliyetlere benzer etkinlikler tertib etme gayreti içine girmişti. Ancak tek başınaydı ve muhatapları için yol, hala netleşmiş değildi. “Nasıl yapmalı? Yolun keyfiyeti nedir?” diye soranlara “Yol, Hizmet yolu!” diyor, ancak sevenlerine bunu arzedebileceği henüz bir formül ortaya koyamamanın ızdırabını yaşıyordu. En büyük hasreti, “millete alternatif yolu netleştirmeden gidiyorum” şeklindeydi.. Vâkıa kendi çapında, bazı esnaflarla ilgileniyor, rehbersizliğin kurbanı bazı öğrencileri yönlendirmeye çalışıyor, öğretmenlere idealist olmayı aşılıyor ve muvazzaflardan bazısına, bu işin memur zihniyetiyle olamayacağı, fedakarlık gerektirdiği üzerinde duruyordu. Ancak hedefi, bu sevenlerini Türkiye’deki güzel faaliyetlere muttali kılmak, onların önüne daha net bir yol koymak şeklindeydi. Bir taraftan hastalığının şiddeti ve iştiyakının karşıkonulmazlığı sebebiyle Rabbisiyle mülaki olmak isterken, arkada yapılması gerekli onca iş için de gözü arkada kalıyordu.. Onun yaşadığı böyle bir hâletin tercümanı ise, “Hizmet varsa şayet, değer az daha yaşamak;” dizeleri ne kadar da uygun!

Şiirin orijinal hâli için bkz:

http://www.hiramagazine.com/archives_show.php?ID=370&ISSUE=18


Makale Adı: Atsız Süvârî

Yazar Adı: Prof. Dr. Hasan el-Emrânî / el-Mişkât Dergisi Genel Yayın Yönetmeni / FAS

Ensarî hocanın kadim dostu, yoldaşı ve mefkure arkadaşı Hasan el-Emrâni tarafından kaleme alınan şiirde, Ensârî’nin son demlerinde Rabbinin lukyâsına liyakat kazanmak üzere iyice arındığı ve bu haldeyken ruhunun ufkuna yürüdüğü belirtiliyor. Şâir, dostu Ensari hocanın, onu tanıdığı andan beri hep hak bildiği hedefe doğru ilerlediği ve eleştirilere kulak vermediğini dile getiriyor. Ayrıca şiirde Ensari hocanın kaleme aldığı “Keşfü’l-Mahcub” isimli tasavvufi romana, “Kanâdîlu’s-Salat” kitabına ve Bediüzzaman hazretlerinin hayatını konu edinen “Âhiru’l-Fursan” romanına işarette bulunuyor ve dostuna şöyle sesleniyor:

A dostum! Çayır cayır yanan yetim bir kalb bıraktın geride.. Yandıkça yanan bu gönlü âb-ı hayat vermek suretiyle hararetini teskin edecek gayrı yoldaş kalmadı.. A dostum! Mefkure arkadaşını, yoldaşını nasıl yalnız bırakmaya gönlün razı oldu?”..

Daha sonra kendini teselli babından şöyle diyor: “Ey gönül, bilesin ki o da mazurdur, zira o “nur”a teşne bir gönül idi, “nur” susuzluğunu çekiyordu ve bu uğurda elleri mahkümdu? O bağı kim parçalayabilir ki?! Kaldı ki “Mahbûb-u Ezelî”nin “gel!” nidası, ve bu nidânın ruhta tutuşturduğu kandil, bir defa yanıvermişti.. Ben ise küheylansız bir süvari..

Şiirin sonunda ise kadîm dostuna şöyle seslenerek şiirine son veriyor: “Ey dost! Âşıklar hülfü’l-vâd etmeyip de, Maşûk u ezelî de vâdinin gereğini yaptığında, gayrı Aşıklar kınanmamaları gerekli.. Bari sendeki aşk küheylanını bana ödünç vermez misin?

Şiirin orijinal hâli için bkz:

http://www.hiramagazine.com/archives_show.php?ID=371&ISSUE=18