Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

Kur’an’da Ulûhiyet Hakikati

Herkul | . | KITAP OZETLERI

Kitap Adı : Kur’an’da Ulûhiyet Hakikati
Özetleyen : Mustafa Yılmaz
Yazarı : Prof. Dr. Suat Yıldırım
Dili : Türkçe
Yayınevi : Işık Akademi Yayınları
Sayfa Sayısı: 488
Özeti İndir  

KUR’AN’DA ULÛHİYYET HAKİKATI

Prof. Dr. Suat Yıldırım

Işık Akademi Yayınları

488 sayfa

Not: Özet hazırlanırken konu birliği açısından Risale-i Nur Külliyatı’ndan özellikle 24 ve 31. Sözlerde geçen Esmâ-i Hüsna bahisleri ve Muhterem Hocamız’ın eserlerinden Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde yer alan, “Allah ve Ulûhiyet Hakikati”, “Haberî Sıfatlar”, “Tevhid”, “Sıfât-ı Sübhaniye” ve “Esmâ-i Hüsna” gibi bazı makaleler de mütalaa edilmiş ve özet oralardan bazı bölümlerle birlikte Muhterem Hocamız’a arzedilmeye çalışılmıştır. İstifade ve duaya vesile olacağı ümidiyle…

Önsöz

Bu çalışmanın gayesi, Kur’an-ı Kerim’e göre, hak ve batıl yönleriyle ulûhiyyet konusunu incelemektir. Ancak, Kur’an’da Allah (celle celâlühû) ile ilgili hususlar çok geniş olduğundan, O’nu tanımakta birinci dereceden önem arzeden ilahi isimlerle çerçevemizi sınırlamış buluyoruz.

Allah’ın isimlerini ele alırken, eskiden yapılmış olan şerhlerden çok farklı bir usül uyguladık. Her ismi incelerken, onun müştak olduğu maddenin Kur’an’da yayıldığı alanı özetlemeye çalışmak, isimlerin geldiği muhtevayı tespit ederek, buna göre anlamaya gayret etmek, sure ve ayetlerin muhtemel nüzul sırasını izleyerek, isimlerin Kur’an vahyi boyunca zuhurunu gözeten bir sıra takip etmek, birçok ismi ele alırken onlarla alakalı bazı meseleler üzerinde durmak bu cümledendir.

Bu çalışmamızın birinci gayesi, Kur’an’ın, Allah’ı nasıl tanıttığı hakkında bir fikir vermektir. Yoksa, Kur’an’da tecelli eden ilahi hakikatleri kuşatmaya heves etmek, ışığı avucunda tutmaya çalışmaktan farksızdır. Kur’an’ı ve Kur’an’daki ulûhiyyeti hissetmek için yapılacak iş, onu okumak, kendisini onun nesimine kaptırmaktır. Kur’an’da, herhangi bir metafizik kitabındaki gibi, durgun bir ulûhiyyet fikri yoktur.

Çalışmamızın daha geniş olan birinci bölümünü, Allah’ın vasıflarına tahsis etmekle beraber, ikinci bölümde Kur’an’ın, şirk ve ulûhiyet konusundaki batıl anlayışa bakışını tespite gayret ettik. Zira Kur’an, sadece müspeti ve gerçeği getirmekle kalmamış, bunun yerleşmesi için, menfi ve sahte tanrılara götüren her türlü bahaneyi çürütmeye, her türlü geçidi tıkamaya da büyük bir önem vermiştir. Kur’an şirkten bahsederken, o tanrılardan, gerçekten mevcut şeyler olarak değil, müşrikin tasavvurunda yer tutan kavramlar olarak bahseder. Kur’an’ın batıl tanrıların mahiyetini hedef alması, onların esasen olmayan tanrılıklarına değil, halis tevhid inancını bozulmaktan korumak gayesine yönelmiştir. Hububat ekilirken, tarladaki ayrık otlarının temizlenmesi de lazımdır ki, ürün salim olsun.

Kitabımızda çok geçen “Tanrılık” kelimesi, bazı dostlarımız tarafından tuhaf karşılanmıştır. Biz bu kelimeyi ulûhiyyet ile eş anlamlı olarak kullanıyoruz. Kendim uydurmuş değilim. Arapçadan Türkçe’ye olan lugatlar arasında eski ve ünlü iki lugat olan Ahterî ve Kâmus Tercümesi, ulûhiyye ve ilâhe mastarlarının karşılığı olarak Tanrılık kelimesini verirler. Asım Efendi, “Ma’budluk ki Tanrılık tabir olunur” demekle, bunun kendisince uydurulmuş bir karşılık olmadığını belirtmektedir.

SÛRELERİN NÜZÛL SIRASI

GİRİŞ

1. Müşriklerin, Yahudilerin ve Hıristiyanların Tanrılık Anlayışları

a) Müşriklerin İnançları

Bu husustaki kaynaklar Kur’an ile güvenilir rivayetlerdir. Bunlar ise bu meselede fazla bilgi vermezler. Zira batıl inançları, düzenli ve ayrıntılı bir şekilde bildirme, onların hedefleri arasında yer almaz. Ancak yanlışlığı düzeltmek amacıyla, ârizi münasebetlerle, birtakım kısmî sarâhat ve îmalar ihtiva ederler.

Kur’an nazil olduğu sırada, Araplar genel olarak “Allah” adı ile tanıdıkları bir yüce tanrıyı kabul ediyorlardı. “Onlara, gökleri ve yeri yaratan, güneş ve ayı buyruğu altında tutan kimdir, diye sorsan, şüphesiz Allahtır derler” [1] mealindeki ayet buna delildir.

Cahiliye devrinden bize ulaşan şiir metinleri de, Allah adıyla tanıdıkları bir yüce Tanrıdan haberdar olduklarını bize göstermektedir. Bu metinler, değişik bölgelerde yaşayan farklı kabilelere mensup birçok şaire aittir.

Araplar için çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa geçiş yerine, bunun tersine olan bir durum vardır. Onlar aslında inandıkları tek Tanrıya, sonradan birtakım ortaklar koşarak çok tanrıcılığa, daha doğrusu şirke düşmüşlerdir.

İslam öncesi Arap müşrikleri sıkıştırıldıkları sırada, varlığını teorik planda itirafa mecbur kaldıkları Allah, fiili yaşayışlarında lafz-ı bîmedlûl idi. Onların, Allah’ı yaratıcı olarak kabul ettiklerini bildiren ayetler şu ve benzeri şekillerde başlar: “Eğer sorarsan (…) Allah derler.” [2] Bunlar gösteriyor ki, ancak bir sıkıştırma halinde, akıl ve fıtratlarının gereği olarak ikrara mecbur kaldıklarında veya sadece denizde boğulma gibi bir ölüm kalım durumunda onu hatırlıyorlardı.

Cahiliye Araplarının birçok neviden müşahhas varlıkları Allah’a şirk koştukları bilinmekle beraber, onların dini hayatlarını tanımak güçtür. Zira yüzden fazla puta tapıyorlardı. Her kabilenin özel tanrısı vardı. Ayrıca Mekkeli her ev sahibinin bir putu vardı.

Müşrikler cinlere de inanıyorlardı. Her tarafın cinlerle kaplı olduğunu düşünür ve onlardan çekinirlerdi. Hazreti İbrahim (aleyhisselam)’ın dininden bu kadar uzaklaşmalarına rağmen, onun zamanından kalan bazı dini vazifeleri yerine getirirlerdi. Kabeye saygı göstermek, tavaf etmek, hac ve umre yapmak, kurban kesmek, telbiyede bulunmak gibi.

b) Yahudi Dini

İslam’ın zuhurundan çok önce, Yahudilik, Arap yarımadasında yayılmış ve çeşitli Yahudi kolonileri oluşmuştu. Bunlar Filistinli olabileceği gibi, Yahudiliği benimseyen Araplar da olabilir. Altıncı asır başlarında, Yahudiler ve Hıristiyanlar son İlahi Elçi’nin gelmesini bekliyorlardı. Yahudiliğin Arabistan’da yayılmış olan şeklini kesin olarak bilemiyoruz. Daha ziyade ilmi olmayan, söylentilere dayanan bir Yahudilik olduğu bildiriliyor. “Onlardan bir kısmı da ümmidir. Kitabı bilmezler, sadece bir kısım kuruntuları bilir, sırf zanna uyarlar.” [3]

Eski Ahid’e göre Tanrı yüce, aşkın bir varlıktır. O’nu kimse göremez. Tanrı her şeyin gerçek failidir. Tanrıdan bahsedilirken, görünüş itibariyle mahlûkata benzetme çokça yer alır. Teolojik bakımdan güçlük çıkaracak ifadeler de vardır. Yahudiler, meleklere, şeytanlara inanırlar. Fakat onları Tanrıya bağlı gördüklerinden, bağımsız olarak onlara bir tazim ve ibadet yöneltmezler.

Kur’an-ı Kerim, ehl-i kitap olmaları hasebiyle onlarla en güzel şekilde mücadeleyi tavsiyenin yanında, Allah’ı kendilerine mahsus saymalarını, sabırsızlıklarını, vefasızlıklarını, bazı peygamberlere eziyet etmelerini, hatta öldürmelerini, bir peygamber bekledikleri halde Hazreti Muhammed (aleyhissalatü vesselam)’ı reddetmelerini, bu konudaki kin ve gayzlarını, Tevrat’ı tahrif etmelerini, din adamlarına gösterdikleri ifrat ölçüsündeki tazimi ve Hazreti Üzeyr (aleyhisselam)’a, -hâşâ- “Allah’ın oğlu” demelerini reddeder.

c) Hıristiyanlık

Hıristiyanlar Arap yarımadasında Vadi’l-Kura’da, bilhassa güneydeki Necran’da yaşıyorlardı. Hıristiyanlığın da o devir Arabistanındaki temsilcilerinin inançları ayrıntılarıyla bilinmemektedir. Kimisine göre İslâm’ın temas ettiği hıristiyanlar, ortodokslarca Hıristiyanlık dışında sayılan kimselerdi. Çeşitli mezheplerden hıristiyanların olduğuna dair belirtiler vardır.

Yeni Ahid’e göre tanrı yüce ve aşkın varlıktır. Tanrı’ya –haşa- babalık atfedilir. Hıristiyanlar da kendilerini Tanrının evlatları sayarlar. Hazreti İsa (aleyhisselam) hakkında da –hâşâ- “Tanrının oğlu” tabiri çokça görülür. Daha sonra Hıristiyanlar öbür insanlar hakkında ilahî babalık mefhumunu mecazi sayacakları halde, Hazreti İsa için nedense hakiki manaya alacaklardır.

Görünüşte teşbih ifade eden tabirler, Eski Ahid’e göre az olmakla birlikte mevcuttur.

Kur’an’ın Hıristiyanlar hakkında takbih ettiği başlıca husus, onların Hazreti İsanın tabiatı hakkındaki yanlış inançlarıdır. Kur’an’a göre o Allah’ın kulu ve rasulüdür. Kur’an-ı Kerim, Hazreti Meryem’in ve bir ölçüde ruhbanların Tanrı derecesinde tutulmasını, Hıristiyanlar için takbih etmiştir.

Bize göre, Hazreti İsa’nın tanrılaştırılması meselesi üç esas Synoptique İncil’de yoktur. Keza, teslis fikri de İncillerde yer almaz. Tahlis, yani Tanrının, oğlunun şahsında işkence çekerek suçlu beşeriyeti günahtan kurtarması esasının da, Hıristiyanlar arasında ifade ettiği anlamı, İncillerde bulmak zordur.

2. Müslümanlardaki Ulûhiyet Anlayışları

a) Te’vîl Yolu

Bu yolu tutanlar, nasların bir kısmını olduğu gibi kabul etmenin Ulûhiyete yakışmayacağını savunurlar. Konuyla alakalı ayetleri, ekseriya mecaza hamlederek tevil ederler. Mesela, Allah’ın Basîr, Semî gibi sıfatları Alîm manasına alınır. Hayy ismi Bâki manasınadır. Zira hayat bir kısım biyolojik özellikleri akla getirir. Allah hakkında, bu kabil tavsifleri ilk önce insanlar hakkında ifade ettikleri manalara alınca, tenzihi gerçekleştirmek için, tevil bir mecburiyet oluyor. Sonuçta, Allah’ın Zatını vasfettiği birçok isim ve sıfatın –bir bakıma- inkâr edilmiş olur. Hâlbuki Kur’an başlangıçta bir benzetmeyi nefyetmiştir: “Yaratan, hiç yaratmayan gibi olur mu?” [4] “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” [5]

Kendi içinde bir kısım mantık boşlukları da olan te’vil yolunun bir başka mahzuru, kesin bir kıstastan mahrum olmasıdır. Şayet bu kıstas akılsa, bir tek kıstastan söz etmek yanılmak olur. Çünkü önümüze birçok akıllar, dolayısıyla da birçok kıstaslar çıkacaktır. En doğrusu, “Allah’ın Zatına layık, ilmi, duyması, görmesi, rahmeti, muhabbeti, gazabı vardır”, demektir.

b) Tahyîl Yolu

Bu telakkiye göre nebiler insanlara gerçekleri olduğu gibi bildirmemişlerdir. Çünkü halk, bu hakikatleri idrak etme yeteneğinden yoksundur. Bundan ötürü, peygamberler, maksud olanı mahsûs bir surette öğretmişlerdir. Bunlara göre cumhur bu öğretileni böylece kabul etmelidir. Te’vil etmeleri küfürdür. Ancak seçkin bürhan ehli bilir ki, bunlar avamın anlayışını okşayan misallerden ibarettir. Bu mülahazayı tercih eden İbn Sina’ya göre tevhid bundan dolayı tamamen teşbih suretinde gelmiştir. İbn Rüşd de, “bir takım insanlar vardır ki, ancak tahyil yoluyla tasdik ederler, yani ancak tahayyül ettikleri vecihle kabul ederler” der.

Bu yolda gidenlerle ilgili olarak tenkitlerimiz kısaca şunlar olacaktır:

İnsanların idrak alanı içinde avam-havas farkı söz konusu olabilir. Ne var ki, Allah’ın Zât ve sıfatlarının mahiyetini bilmek gibi idraki aşan bir mevzuda herkes cumhurdur. Cenab-ı Allah ilahi tenezzülat olarak Kendisini bir takım vasıflarla bize tanıtmıştır. Bunlar da tahyil değil hakikattir.

Te’vilciler nasları kendi anlayışlarına uydururken, tahyil mensupları nasslardaki tavsifleri cumhura verip kendilerini bunlara muhatap saymazlar. Bu yüzden, tevillerini ısrarla cumhura kabul ettirmek isteyen tevil ehline düşmandırlar. Hâlbuki tevil ehli de, ilahi sıfatlar hakkındaki anlayışlarını, aslında tahyil erbabından almışlardır.

c) Teşbih Mesleği

Bu yolu tutanlar, gördüğümüz, göreceğimiz mesleklerle tam bir zıtlık içerisindedirler. Bunlar, ulûhiyeti niteleyen vasıfları ve fiilleri, tamamen beşeriyetteki gibi anlarlar. -Hâşâ- Cenab-ı Hakk’a cismaniyet izafe ederler. Te’vil ve tahyil zihniyetlerine bir tepki olarak gelişmiş olması muhtemeldir. Fırkalar hakkında eserler ortaya koyan müellifler bu zihniyeti genel olarak Müşebbihe adı altında incelemişlerdir.

Bunlar da değişik açılardan tenkit edilmiş, görüşleri reddedilmiştir. Kur’an’da ulûhiyeti tanıtma konusunda ispat cihetine, vücudi tarafa açık bir şekilde ağırlık verilir. Görünüş bakımından temsil ifade edebilecek özellikler fazla değildir ve bilhassa Müşebbihe’nin zannettiği şekilde kaba değildir.

Kur’an’ın görünüş bakımından teşbih izlenimi veren tanıtma üslubunun, gözden kaçmaması gereken bir özelliği vardır: Bu unsurlar hiçbir yerde bir arada anılmazlar. Değişik muhtevalarda, müteferrik olarak yer alırlar. Aynı muhtevada tenzihin gereğini hatırlatan, benzetmeyi önleyen ifadeler bulunur. Bu müteferrik unsurları bir araya toplayıp da onlardan bir neticeye ulaşmaya çalışmak doğru olmadığı gibi, teşbih izlenimi veren ifadelerden, kelimeler türeterek bir yere varmak da doğru değildir. Mesela, “Arş üzerine istiva etti” mealindeki ayet, “Arş üzerine müstevidir” diye ifade edilmez. Çünkü anlamları farklıdır. Öbür ümmetlerin sapmalarının sebebi, Allah’ın vasıfları konusundaki disiplinsizlikleri olmuştur. İmam Gazzali gibi âlimler, bir ihtiyat göstererek, bu tür lafızların başka dillere çevrilmesini de doğru bulmazlar.

d) Tevakkuf

Bu anlayış aşırı derecedeki bir ihtiyattan ileri gelmiş olmalıdır. Bunlara göre, Allah’ın sıfatları hakkındaki naslardan, O’nun muradını anlamak, insanlar için mümkün değildir. Allah’ın Kendisini vasfettiği tabirler konusunda yapacağımız iş sadece onları okumaktan ibarettir. Bunlar, manalarını Allah’tan başkasının bilemeyeceği müteşabih ayetlerdendir.

Bu telakki haklı bir soruya yol açmaktadır: Kur’an, insanları irşad etmek için gönderilmiştir. İrşad fonksiyonu olan Kitap’ta, insanların anlayamayacakları bir hususun, üstelik onları şaşırtabilecek tarafların bulunması hikmete uyar mı? Hâlbuki Allah, insanları şaşırtmaktan münezzehtir.

Özetle, Allah’ın isim, sıfat ve fiillerine dair ayetler hakkında, “zahirleri murad değildir” ya da “biz onların manalarını bilemeyiz” gibi ifadeler doğru değildir. Allah, yarattığı mahlûku da, ona nasıl hitap edeceğini de en iyi bilendir. Hikmet ve maslahat iktiza etseydi, Kendisini başka tarzda vasfederdi.

e) Ta’tilsiz Tenzih Mesleği

Bu yolun mensupları, vahyin, Allah Teâlâ’ya izafe ettiği vasıfları geldiği gibi kabul ederler. Fakat O’nu, herhangi bir hususta yaratıklara benzemekten tenzih ederler. Bu vasıfların hakikat olduğunu, ancak keyfiyetlerini bilemeyeceklerini söylerler. Kendi imkânları içinde olan bir çok şeyin bile mahiyetini bilemeyen insanlığın, ulûhiyetin hakikatini bilememesi kusur değildir.

Ta’tilsiz Tenzih yolunun, ulûhiyet hakkındaki tavsifleri değerlendirişinin başı ve sonu, denilebilir ki, Allah’ın Zâhir ve Bâtın isimleridir. Bütün söylenenler bu iki vasfın açıklamasından ibarettir. Hiç tereddüt etmiyoruz ki bu anlayış, ulûhiyet konusunda söylenecek son sözdür. Kur’an ve hadisten, Sünni İslam geleneğinden aldığımız ve aklımızın da mutmain olduğu bu telakki, genel olarak insanlığın dini tecrübesiyle de doğrulanmaktadır. İmam Eş’ari ve İmam Maturidi’nin konuyla alakalı mülahazaları da bu anlayışın isabetini ortaya koyar.

1. BÖLÜM

ALLAH’IN VASIFLARINI BİLDİREN İSİMLER

Birinci Fasıl

Ulûhiyetin İsmi Hakkında Genel Konular

1. Tanrı’nın Adının Mahiyeti

Varlıkların, kendi özlerinde taşıdığı değerlerle onların adları arasında, çok yakın bir ilgi vardır. Bu münasebet tesmiyede, yani lâfızda değil, söz konusu varlığın adının olup olmamasındadır. Bir şeyin var olması, bir isim taşımasını kendiliğinden gerektirir. Bu hüküm doğruluğu, felsefî bakımdan tartışabilirse de, genel olarak insanlık için, özellikle eski insanlar için bunu bir realite olarak kabul etmeye mecburuz. Tenkitçi zihniyet şöyle düşünebilir: İnsanlar arasında birbirlerine özel isim verme, karışıklığı önlemek, bir insanı öbür hemcinslerinden ayırt etmek için yapılır. Allah hakkında cins düşünülemeyeceğine göre, O’nun bir özel isim taşıması doğru olabilir mi? Buna karşı denilebilir ki, genel olarak insanlar, özellikle eski insanlar nazarında isim, sadece bir ferdi hemcinslerinden ayırt etmeye yarayan basit bir etiket değil, ferdin varlığını ve şahsiyetini tamamlayan bir parçadır. Adı olmayan, denilebilirse, ma’dumdur. İşte bunun içindir ki, Allah, tek de olsa, yinede özel bir ad taşır. Kaldı ki, ismin objeye tekabül ettiği, dolayısıyla onu ortaya koyduğu tasavvur edilir. Allah’ın adı, O’nun Kendisini insanlığa tanıtmasında önemli bir rol oynar. Çünkü beşerî anlayışta isim, sadece niteleyen, ayırt eden ve bundan ötürü de onu taşıyanı tanıtan değil, aynı zamanda ferdin tamamlayıcı bir rüknü kabul edilir.

Allah, adının kutsal ve yüce olduğunu bildirir. Birçok âyette adını yüce tutmayı emreder. Sabah akşam adının anılmasını ister. Adı ile okumayı emreder. Allah’ın adı anılarak boğazlanmayan hayvanın eti yenilmez. Kurbanlıklar, O’nun adına kesilir. İbadet yerlerinde O’nun adı anılır. Hz. Nuh yanındakilere, Allah’ın adıyla gemiye binmelerini söyler. Bunlardan da anlaşılacağı üzere, mü’min, Allah’ın adını anmakla, kendisini O’nun huzurunda bulur, yardımına mazhar olur.

Öte yandan isim, beşerî idrâke sığmayan aşkın Ulûhiyyet ile duyu ve akıl dünyasında yaşayan insan arasında, visali sağlayan bir bağ durumundadır. Çünkü insan, Allah’ı olduğu gibi anamaz, O’nunla okuyamaz, O’nunla gemiye binemez, O’nu yüceltemez vs., ama işlere Allah adına başlayabilir. Kul, ulûhiyetle irtibatını, isimle sağlar.

Allah’ın zâtı hakkında insanlar bir şey bilemezler, Zâtı itibariyle insanın O’nun hakkında söyleyebileceği en fazla şey “hüve/O”dan ibarettir. Ancak O, harice Ulûhiyet sıfatıyla tecelli ettiğinden, insanların lisanlarında ulûhiyyeti ifade eden isimlerle ve kemâlini belirten vasıflarla bilinmesine izin vermiştir. Bundan ötürü, bu isimlerin ve vasıfların hakikî medlulleri bulunduğunu ve geçerli olduklarını da kabul etmek gerekir.

Allah’ın ismi konusunda, kısaca şu meseleye de temas etmemiz gerekir: Allah’ın vasıfları O’nun zatı mıdır? Yoksa onlar hâdis midir? Hemen söylemeliyiz ki, bu soruda bulunan terimlere göre, cevap farklı olacaktır. Kanaatimizce, bu noktaya gereken ihtimam ve dikkat verilmediği içindir ki, bu konuda bilinen ve uzayan münakaşa İslâm ilahiyatında ortaya çıkmıştır. İsimden zatı anlayan telâkkiye göre, “eğer isim mahlûk ve müstear olsaydı, yani Allah’ın gayrı olsaydı, Allah Kendisinin gayrı olan bir mahlûkun teşbîh (tenzîh) olunmasını emretmezdi. Allah putları isimlendirmeyi insanlara nisbet etmiştir. Bundan anlaşılıyor ki, O’nun isimleri ezelîdir. O’nun hiçbir sıfatı ve ismi hâdis değildir. Mahlûklardan önce de Hâlık, merzuklardan önce de Râzık idi.” el-Eş’ârî, “Allah’ın isimleri, O’nun zatıdır.” fikrini hadîs ehlinin ekserisine nisbet eder. Bazıları ise, “Allah’ın isim ve vasıfları O’nun gayridir.” demiş ve bunları sırf lafzî yönden ele alarak “esma’ ve sıfat birtakım sözlerden ibarettir.” fikrini ileri sürmüşlerdir. Birinci görüşü tutanlar, isimsizlik ve sıfatsızlığın, yokluk belirtisi olduğunu düşünerek, Allah’ın sıfatsız olamayacağı üzerinde ısrar etmişler, öbürleri ise isimlerdeki hudus tarafına bakarak, Allah’ı onlardan tenzîh etmeye yönelmişlerdir. Aslında önemli olan şudur: Bu isimlerin medlulleri, Allah hakkında ezelî ve ebedî olarak doğrudur. Bu böyle olunca insanların tesmiyelerinin sonradan (hâdis) olması, bir şey değiştirmez ve bu tesmiyeler, isimlerin hâdis ve mahlûk olduğu anlamına gelmez. Zira Allah’ın isimleri, O’nunla tam mutabakat halindedir.

Mâturîdî, bu konuya gereken dikkati göstererek diyor ki: “Bize göre, Allah’ın isimleri O’nun zatıdır, onlarla adlandırılır: er-Rahmân gibi. Keza O’nun mevsuf olduğu zatî sıfatları vardır: Varlıkları bilmek ve onlar hakkında kudret sahibi olmak gibi. Lâkin bizim O’nu tavsîf etmemiz veya isim vermemiz, zorunlu olarak gücümüz ve ifade kabiliyetimiz nisbetindedir. Çünkü bu hususta başvuracağımız şey, görülen âlemde bildiğimiz durumlardır. Bu ise, lafız olarak müşabeheti gerektirir. Zira görülen âlemde, bilinene göre takdîr (kıyas) edilmiştir. Hülasa, biz nihaî imkânımızı kullanarak, zaruret dolayısıyla bu isimleri kullanıyoruz. Mahlûklarla lafzî benzerlik olmasına rağmen, biz O’nu her hususta müşabehetten tenzih ettiğimizden, bunlarla Allah’ı adlandırmak mümkündür.

Sıfat ve Zat münasebetine bir de tecelli kavramıyla yaklaşmak mümkündür. Allah’ın sıfat ve fiillerinin Kur’ân’la olan tecellisi, “beşerî anlayışa yönelen ilahî tenezzülat”tan ibarettir. Allah istediği tarzda, istediği keyfiyette ve istediği zaman Kendisini izhar edebilir. Zuhuru, bizim anlayışımıza göre Kendisini bir nevi kayıtlar gibi görünürse de, O tecellisinde de mutlak olmakta devam eder. “Hatta ıtlak kaydı bile, O’nu bağlayamaz. Kayıtlanmaktan münezzehtir, taaddütten beridir. Ümmetin Selefi ve kalb erbabı mutasavvıflar, buna zâhip olmuşlardır. Bunu böyle bilen, böylesi tekellüflere (müteşabih ayetleri te’vîl tekellüfüne) muhtaç olmaz ve bu te’vîller etrafında dolaşıp durmaz.” İmdi tecelli, tecelli edeni izhar eder. Fakat bu izhar, O’nu zatında olduğu gibi değil, bir anlamda izhar eder. Zira tecellî, tecelliye mazhar olanın takati nisbetinde olur.

2. İsimlerin Ulûhiyete Delaletleri

Allah’ın isimleri ister ism-i fail, ister sıfat-ı müşebbehe suretinde olsun, ister mastardan menkul olsun, hepsinde vasıf anlamı gözetildiğinden bunlara “sıfat” denir. Diğer taraftan vasfın medlûlüyle muttasıf Zâta delâletleri gözetilerek “esmâ” denir. Yani Allah, bu sıfatlarla o derecede mevsuftur ki, bunlar isim derecesine çıkmış sayılırlar. Allah’ın isimlerinden her biri, Zâta ve kendisinden müştak olduğu sıfata –birlikte olarak– mutabakat suretiyle delâlet ettiği gibi, tazammun ve lüzumdan ibaret olan öbür iki delâlet çeşidi ile de, Allah’a delâlet eder. Sadece sıfata ve sıfattan mücerret olarak zata, tazammun yoluyla delâlet eder. Diğer sıfatları ise, lüzum yoluyla gösterir. Mesela Semî’ ismi, Allah’ın Zatına ve işitmesine mutabakat; sadece Zâtına veya sadece işitmeye tazammun; Hayy ismine ve hayat sıfatına ise lüzum suretiyle delâlet eder. Öbür isim ve sıfatları da böyledir.

Allah’ın isimlerinin çokluğu, O’nun fiillerinin çokluğunu anlamayı kolaylaştırır. Ulûhiyyetin muhtevasına sınırsızlık verir. O’nu; kısıtlayıcı, dar anlayışlardan kurtarır. Özellikle zıt vasıflar, ulûhiyyeti sınırlamak eğilimi taşıyan anlayışlara etkili bir engel olurlar. Kimisi O’nu, sadece Zâhir olarak görmek ister. Öyledir ama Allah, Bâtındır aynı zamanda. Kimisi sırf Hakîm, kimisi sırf Kadîr, kimisi sırf Rahîm olarak bilmek ister. Bunların hepsi doğrudur.

İsimlerin ve delâletlerinin çokluğu, Allah’ın birliğine ve besatetine zarar verir düşüncesini taşıyanlar, meseleyi teolojik bir problem haline getirmişlerdir. Allah, Kendisini hakikate mutabık olarak, fakat insanların anlayabileceği biçimde tanıtmıştır.

İnsan, Rabbinin hususiyetlerini belirten isimlere muhtaçtır. Rabbini çeşitli durumlarında, haline uygun bir ismiyle çağırmak ister. Bu isimler olmasaydı, O’nunla olan irtibatı çok noksan kalırdı, belki de mümkün olmazdı. Denilebilir ki, bu kavramlar, ulûhiyet karşısında, kulun dilsizliğini bir dereceye kadar gideren ifadeler, ruhunun çıkmazlarını açan anahtarlardır. Sadece Allah’ın isimlerini anmanın; imanı beslemekte, ilâhi huzuru hissettirmekte, O’na olan sevgiyi artırmakta, O’nun karşısında huşu duymakta, O’nun katında olana rağbet etmekte, dünya musibetlerini küçümsemekte, dünyanın nimetlerini kaybetmekten dolayı üzüntüsünü azaltmakta büyük faydaları vardır. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sallallahu aleyhi vesellem), çeşitli durumlarda okunmasını tavsiye ettiği dua ve zikir formüllerinin, Allah’ın isimleriyle dolu olması da bu faydaları göstermektedir. Çok güç şartlar içinde bulunan, ilâhî merhamete çok muhtaç olanbir mü’min, Rabbini yardıma çağırırken, bu halini ifade edip özetleyecekbir tabir arar. “Rahîm,” “Erhamu’r-râhimîn” isimlerini hazır bulur. Ya Rahîm! Ya Erhame’r-Râhimîn! diye niyaz eder. Günâhlarının ağırlığı altında ezilirken, ulûhiyyetin çeşitli yönleriyle olan ilgisini kopardığını hissederken, bu haliyle O’na yaklaşacak bir vesile arar: “Gaffâr, Settâr” isimlerini yanında bulur. Ya Settar! Ya Gaffâr! diye yalvarır. Kâinatta veya kendi ruhunda tecelli eden ilâhî kudret ve azameti temaşa ederken kitaplarla ifade edilemeyecek duygu ve marifetini dile getirecek çok kısabir formül arar: “Allahu Ekber!” diyerek, dalgalanan ruhu sükûnet bulur. Kısaca, Allah’ın mütenevvi vasıflarının aracılığı ile ruhunun kilitlenmiş kapılarını açar ve duyduğu büyük gerilimi dindirir.

Sıfatları zâttan, zâtı sıfatlardan ayrı düşünmek, hakikati olmayan, zihnî bir farz ve hayalden öteye geçemez. Bu, faydası olmayan itibarî bir emirdir ki, üzerine ne marifet, ne iman, ne de ilim terettüp etmez. Allah’ın birliğini, aritmetik birlik şeklinde düşünenler, realiteyi olduğu gibi kavramaktan âciz olan aklın, hakikati fakirleştiren tecrid işleminin mahkûmu olarak, neticede ulûhiyyetin sıfatlarını, inkâra gitmişlerdir. Onlar derler ki: “Siz Allah’ı bu sıfatlarla nitelerseniz, Allah ve kudreti vardır.’, Allah ve nuru vardır.’, Allah ve azameti vardır.’, derseniz Hıristiyanların fikrini kabul etmiş olursunuz. Çünkü onlar da: ‘Ezelden beri Tanrı ve nuru vardır.’, ‘Tanrı ve kudreti vardır.’ diyorlar.” Bu itiraza karşı Kur’ânî anlayışı temsîl eden Ahmed b. Hanbel şöyle cevap veriyordu: “Biz demiyoruz ki, ezelden beri Allah ve kudreti, Allah ve nuru vardır.” Diyoruz ki, “Allah, ezelden beri kudreti ve nuruyla vardır.” Ahmed b. Hanbel kök, dal, yaprak, lif vb. hususiyetleriyle hurma ağacına bir tekismin verildiğini, hepsine birden “hurma ağacı” denildiğini misal verir.“Allah ilim ve kudretini yaratmadan önce âlim değildi, kâdir değildi.”denilemeyeceğini bildirir. Görüldüğü gibi, Ahmed b. Hanbel, sadece zihinde mevcut olan farazî, aritmetik bir vahdet anlayışına karşı, vakıaya uyan organik vahdet görüşüyle mukabele etmiştir.

3. İsimlerde “İlhad” ve Tevkîfî Olup Olmadıkları

Esmâ-i hüsnâ ile ilgili olan bir âyette: “En güzel isimler Allah’ındır, O’nu o isimlerle çağırın (adlandırın). O’nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını göreceklerdir.” buyurulur. [6] “Eğriliğe sapanlar” diye tercüme olunan “yulhidûn”, genel olarak Allah’a isim ve vasıf vermekte kayıtsız, laubali kimseleri ifade eder. “Tefsir ve mânâ ehli demişlerdir ki ilhâd: Allah’ı, Kendisini isimlendirmediği, hakkında ne Kur’ân ne de Sünnette nass gelmemiş olan bir isimle adlandırmaktır. Zira Allah’ın bütün isimleri tevkifîdir.”

Ehl-i sünnet müslümanlarının imamlarından Mâturîdî, Bâkıllânî gibi zatlara göre de Allah’ın isimleri tevkifîdir. Bâkıllânî nezdinde, Allah hakkında doğru olabilecek ‘âkil, fatin gibi isimlerle, O’nu tesmiye etmek caiz değildir. Birçok kelâm bilginine göre Allah hakkında Semî’, Basîr, Nûr gibi isimler ancak dinde vârid oldukları için kabul edilirler. Allah’ın isimleri, kıyas yoluyla sabit olmaz. Eş’arî’nin dediği gibi, Allah’ı bilmekte ve adlandırmakta, akıl ve kıyasın dahli yoktur. Bunlar ancak O’nun lütfu ile Kendi katından gelir. el-Cübbâî gibi bazı mûtezilîlere göre Allah’a isim vermekte kıstas akıldır. O’nun hakkında aklen caiz olan isimler verilebilir. Mûtezile’nin Bağdâdiyyûn kısmı ise, ona muhalefet ederek “akıl doğruluğuna delâlet etse bile, Allah’ın Kendisini adlandırmadığı isimleri veremeyiz.” derler. ‘Ârif ile ‘âlim aynı anlamda olmakla beraber, biz Allah’ın adlandırmasına mukayese ederek’Âlim deriz, ‘Arif diyemeyiz.

Gazzâlî bu konuda daha da derinleşerek, isim ile vasfı birbirinden ayırd eder. Ona göre isim verme dinin iznine bağlıdır. Buna karşılık Allah hakkında yalan olmayan doğru vasıflar, izne bağlı değildir. İsim, müsemmaya delâlet etmek üzere konulan lâfızdır.

Gazzâlî’nin bu mütalâasında, şu hususun unutulur gibi olduğu seziliyor: Allah’ın isimleri aslında birer vasıftan ibarettir. Onlar, alem değildirler. Bütün isimleri içerisinde vasf olmayıp da, Zâtı için alem olan tek ismi vardır: “Allah”. Böyle olunca, O’na verilecek vasıf Kur’ân’daki anlamıyla isim olacaktır. O zaman da, cumhurun bahsettiği tevkîf, iptal edilmek tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Kaldı ki, Ulûhiyet hakkında îhamdan uzak olan vasıf bulmak, tatbikatta pek de kolay değildir.

Bazıları, Kur’ân veya hadîste bir aslı olması halinde, meselâ faili Allah olan bir fiilden isim getirmenin mümkün olduğunu söylerler. Kanaatimizce birçok durumda bundan sakınmak gerekir. Çünkü Allah’ın bazı şartlara raci olan, muayyen bir şe’nini veya tecellisini gösteren fiilleri, Kendisine izafe etmesi, onlardan sübut ve devam ifade eden vasıflar getirmek için sebep teşkil edemez. Allah’ın herhangi bir fiili Kendisine isnad etmesi, o fiilden Kendisine bir sıfat vermesinden başka bir şeydir. Kur’ân’da Allah’a izafe edilen fiillerin dairesi, isimler dairesine göre fazlasıyla geniştir. Bunlar ekseriya, muhatapların durumlarındaki birtakım şartlarla kayıtlıdır. Bazı ilâhî şuûnatı bildirirler. O’nun için mesela istevâ, kerihe, gadibe vb. fiiller var diye Müstevî, Kârih, Gadbân gibi vasıflar türetilemez. Bu vasıfları getirmemek, o fiilleri inkâr etmekten farklıdır. Allah bazı kayıtlarla, azametine yaraşır bir tarzda, bize bu fiillerle bildirilebilecek şuûnatı gerçekleştirir. Kur’ân’da izafet veya başka bir yolla kayıtlı olan vasıflardan da mücerret ve mutlak vasıflar yapılamaz. “Şedîdu’l-’azâb” vardır. Azabı irade etmesi halinde azabının şiddetli olduğunu ifade eder. Buradan eş-Şedîd vasfı getirilemez.

Ele aldığımız konuyla ilgili olarak, şunu da belirtmeliyiz. Allah’ın birbirine zıt sıfatlarını gösteren isimleri, tek başlarına kullanılamazlar; ancak mukabilleriyle birlikte zikrolunabilirler. O’nun Evvel olduğunu söylerken, Âhir olduğunu da aynı anda bildirmek gerekir. Zâhir, Bâtın’dan ayrılmayacaktır. Zira bunlardan yalnız biri değil, ancak ikisi bir arada mutlak kemâli ifade ederler.

İlhâdın bir başka çeşidi, Allah’a ait isimlerle putları adlandırmaktır. İbn Abbâs ve Mücâhid diyorlar ki: “Müşrikler, gâh noksan gâh ziyade ederek Allah’ın isimlerini, taşıdıkları mânalardan saptırarak, onlarla putlarını adlandırdılar. Allah’dan el-Lât’ı, el-’Aziz’den, el-’Uzzâ’yı, el-Mennân’dan Menât’ı türettiler.

Birçok âyette, Allah’ın ismini tenzîh etmek emrolunmaktadır. İsim konusunda menfî emrin ne olduğunu gördükten sonra, müsbet emrin de neyi ifade ettiğine kısaca temas edelim. İsmi tenzihten maksat: Allah’ın isimlerini, onlara yaraşmayan hususlardan tenzîh etmek yani hakkında vârid olan isimleri te’vîl etmemek; onlar konusunda insanlar arasındaki mânâ ve keyfiyetleri düşünmemek; Kendisine has olan adları başkalarına vermemek; meselâ Kendisine bir şeyler veren kimse için “bu benim Râzık’ımdır.” gibi ifadeler kullanarak o isimleri müptezel hale getirmemek; uygun olmayan yerlerde (hela gibi) onları telâffuz etmemek; huşu ve ta’zim içinde olmaksızın onları anmamak ve hatta karşı karşıya bulunduğu durum içinde O’nu işitmek istemeyen kimsenin yanında anmamaktır. İsteyen fakire bir şey vermeksizin “Allah versin” demek gibi.

4. Esma-i Hüsnayı Sıralayan Hadis Hakkında

Esma-i Hüsna hadisini rivayet eden Tirmizi, rivayetinden hemen sonra bu hadisin garip olduğunu söyler ve bu rivayet dışında, isimleri sıralayan hiçbir isnadın kendine göre sahih olmadığını ilave eder.

İsimleri müdrec olarak kabul eden veya etmeyen âlimlerin ittifakıyla isimler 99’a münhasır değildir. İbn Hazm dışındaki âlimlerin bu konuda ittifakı vardır.

İsimlerin tertibinin Rasûlüllah’tan gelmediğine kail olan taraf ağır basınca, bazı zatlar 99 sayısı ile de kayıtlanmaksızın, Kur’an’ı inceleyerek Allah’ın isimlerini toplamaya çalışmışlardır. Kur’an’-ı Kerim’de isim sigası halinde bulunduğu halde, Tirmizi hadisinde olmayan 27 vasıf vardır. Yine o rivayette bulunduğu halde Kur’an’da görünmeyen vasıfların sayısı da 27’dir. İbn Hacer der ki: Kur’an’da olmayıp da rivayette bulunan 27 isim listeden çıkarılıp, Kur’an’da bulunduğu halde rivayette olmayan 27 isim eklenirse 99 isim elde edilmiş olur.

5. Esma-i Hüsnada Müteradiflik (Eşanlamlılık)

Allah’ın adları arasında müteradif olanların bulunup bulunmayacağı üzerinde düşünenler olmuştur. Eş anlam, aynı kökten gelen değişik sigalar arasında olduğu gibi, farklı maddelerden gelen isimler için de sözkonusudur: Kâdir, Kadîr, Muktedir veya Azîm, Kebîr gibi. Gazzâlî, kendisinden önce esmâ-i hüsnâyı açıklayanlar arasında, bu konuya temas eden kimseyi bilmediğini söylemektedir. Ona göre isim, sırf lâfız değil, anlam bakımından değer kazandığından, doksan dokuza dâhil olanlar arasında, gerçek müteradiflik düşünülemez. Her bir ismin, özel bir mânâ taşıması aranır. Gazzâlî tezini desteklemek için, aynı kökten gelen üç ismi örnek verir: el-Gâfir, el-Gafûr, el-Gaffâr. Gâfir, sadece mağrifetin aslına delâlet eder. Gafûr, günâhların çokluğu nisbetinde, mağfiretin fazlalığını gösterir. Miktarı ne kadar fazla olursa olsun, sırf bir çeşitgünâhı örtene Gafûr denilmez. Gaffâr ise, tekrar suretiyle çokça mağfiretedene denir. Başka köklerden olup da müteradif görünenlere de: el-Alîm ile el-Habîr’i örnek verir. Alîm sadece bilmeye delâlet ettiği halde, Habîr O’nun gizli işleri ve tarafları bildiğini ifade eder. Bu kadarcık bir fark, eşanlamlı olmayı uzaklaştırır. Hatta ince farkı biz anlayamasak bile, bunun var olduğuna inanmalıyız. el-Azîm ile el-Kebîr arasındaki farkı anlatamazsak bile, aslında bir nüans olduğundan şüphe etmemeliyiz.

Ünlü lisan bilgini İbn Cinnî’nin “binadaki ziyade, mânâya ziyadelik verir” kuralına bakılırsa Mütekebbir’de Kebîr’e nazaran, dolayısıyla ince bir fark bulunabilir. Rahmân ve Rahîm isimleri aynı kökten gelmekte ve aşağı yukarı aynıanlamları ifade etmektedirler. Fakat Kur’ân’ın kullanışından, ikisi arasında bazı farklar ortaya çıkmaktadır. er-Rahmân hem mevsuflu hem mevsufsuz(daha çok) kullanıldığı halde, Rahîm her zaman mevsufla kullanılmıştır. Yani er-Rahmân ekseriya özel isim durumunda geldiği halde, Rahîm daima sıfattır.

Peşin bir fikirle, isimler arasında eş anlamlı olanların bulunabileceği ihtimalini reddetmek için sebep yoktur. Fakat bu örneklerden anlaşılıyor ki, titiz bir inceleme, bazı ince farkları göstermekten hâli kalmamaktadır. Böyle farklar bulunuyorsa, eş anlamlı (müteradif) tabiri yerine, yakın anlamlı (mütekarib) tabirini kullanmak daha isabetli olur. Mevâkıf sahibi el-Îcî ile onun şârihi el- Cürcânî, esmâ-i hüsnâ arasında müteradif olanların bulunduğunu kabul ederler. Meselâ “el-Hâlik ve el-Bâri aynı mânâya gelir”,“el-Âlî, el-’Azîm, el-Mütekebbir aynı anlamdadır.” derler.

6. Bitişik İsimler

a) Ayrı Bir Şekil Olarak Bitişik İsimler

Kur’an’da esma-i hüsna ekseriya, yan yana getirilmiş iki isim halinde Allah’ı tavsif eder. Azîzün Hakîm, Kaviyyün Şedîdü’l-ikab gibi. Anlam bakımından bu isimler bazen birbirini destekler. Kaviyy-Azîz, Aliyy-Azîm gibi. Bazen zıt ve zıdda yakın iki ayrı kavrama delalet ederek, biri öbürünü dengeler. Afüvv-Kadîr, Zû mağfiratin ve Zû ikâb gibi. Bazen, iki ismin gerekleri arasında bir derecelenmeyi, sıralanmayı ifade ederler. Tevvâb-Rahîm, Ğafûr-Rahîm isimlerinde olduğu gibi. Bu isimler bir araya geldikleri zaman tek başlarına ifade ettikleri mananın ötesinde yeni bir mana ifade ederler.

Normal olarak âyetlerin sonunda gelen bitişik isimler hakkında, müsteşrikler arasında daha çok yaygın bir iddiaya göre, bunlar sırf seci endişesiyle getirilmiş, ekseriya delâletten yoksun kâfiye unsurları olmalıdırlar. Bu da Kur’ân’ı, küçük düşürme hevesini ortaya koyar.

Bütününü okumak için metni indiriniz