Soru: Muhterem Efendim,
Farklı vesilelerle, meselenin amelî yönünü daha ziyade nazar-ı itibara almaları yönüyle, “İslam’ı en güzel yaşayanlar sofiler olmuştur.” buyurmuştunuz. Bu sözden maksat nedir ve bu ifadede nazara verilen “kalp ve ruh kahramanları” kimlerdir, lütfeder misiniz?
Cevap: Hiç kimsenin Müslümanlığı yaşaması meselesi hafife alınmamalı. Mebde’den müntehaya kadar hepsi nezd-i ulûhiyette makbul. Bir kelime-i tevhid veya kelime-i şehadet… Bunlar cennetin kapısını açan sırlı bir anahtar.
مَنْ قَالَ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ دَخَلَ الْجَنَّةَ
مَنْ صَلَّى صَلَاتَنَا وَاسْتَقْبَلَ قِبْلَتَنَا وَأَكَلَ ذَبِيحَتَنَا فَذَلِكَ الْمُسْلِمُ الَّذِي لَهُ ذِمَّةُ اللَّهِ وَذِمَّةُ رَسُولِهِ فَلَا تُخْفِرُوا اللَّهَ فِي ذِمَّتِهِ
Allah Resûlü (s.a.s.) sahih hadiste buyuruyor: “Namazımızı kılan, zekâtımızı veren, kestiğimizi yiyen, bizim gibi kesen ve ‘Bismillah’ diyen kimse, Allah’ın ve Resûlünün zimmeti altındadır.” Yani bu kimseler Allah ve Resûlullah’ın emaneti, vesayeti altındadırlar. Dolayısıyla kimse bu meseleyi hafife almamalıdır. Bu, hafife alınacak bir mesele değildir.
Mukallidin imanı makbul müdür, değil midir? Usûlü’d-din uleması bu mesele üzerinde uzun boylu durmuşlar. Genelde, mukallit mi değil mi; mukallitle esas muhakkik arasında, delillere dayalı veya vicdanın sesini, soluğunu duyarak, Hz. Pir’in ifadesiyle ‘hads’in gözüyle bakarak, hadsin kulağıyla dinleyerek, hadsin hasıl ettiği hislerle meseleyi yaşayarak, onun ihtisasları içinde bulunan kimseler vardır. Bilemeyiz yani onları, öyle midir, değil midir bilemeyiz. Zahiri nazarla biz deriz ki bunların hepsi nazari Müslümanlar; çok ameli değil yani diyebiliriz, öyle akla gelebilir. Fakat böyle bir durumda bile, yine biraz evvel hacdaki meseleyi arz ederken dediğim gibi, hüsnüzan cihetini tercih etmek lazım.
Fakat Sofiler örneğin ilmel-yakîn, eynel-yakîn ve hakkal-yakîn makamlarını ihraz ederler. Seyr-i sülûk-i ruhanideki o basamakları, kalp ve ruh hayatındaki o basamakları kat’ eder, belirli bir noktaya gelir ve bazen kendi farkına varırlar. İmam-ı Rabbânî, Muhyiddîn İbn-i Arabî veya Şah-ı Geylânî gibi büyük veliler, kendilerini ağır sorgulamalarının yanında aynı zamanda “benim ayağım bütün evliyânın omuzundadır” diyor. Bunlar kendilerinin farkına varmalarının ifadesidir.
Bizim gibi avam insanlar da zaman zaman böyle farkına varma olabilir; üstün kabiliyet, deha ve hikmette mahir olmasının farkına varabilir. Eğer bütün bu meselelerde Allah’la münasebetlerini kavi tutmuyorsa, bu farkındalık onu egoizme veya egosantrizmaya sevkedebilir. Kendilerinin farkında olarak o zirvelere çıkan büyük insanlar ise suizanna girmez ve başkalarını hafife alma durumuna düşmezlerse zirvedeki duruşlarını korurlar. Esved İbn-i Yezid en-Nehai, İbrahim en-Nehai, Alkame, İbrahim Ethem Hazretleri veya Fudayl İbn-i iyaz gibi kalbî ve ruhî hayatta zirveleşen bu insanlar birer abideleşmiş şahsiyet haline gelirler.
Esved İbn-i Yezid en-Nehai diyor ki, “Ben günahlarımdan değil de kâfir olarak ölmeden korkuyorum.” diyor. Şimdi bazıları da böyle zirveye çıkar. Fakat elimizde bir teminat, bir beraat yok. Sen artık korkmayabilirsin diye Allah’tan bir beraat gelmeyince nasıl korkmayacaksın ki? Kaldı ki Cenab-ı Hak kudsî hadiste, “Ben iki emniyeti birden vermem, iki korkuyu da birden vermem.” buyuruyor. Burada kendini emin hissediyorsa, akıbetinden korkulur. Akıbetinden korkmayanın, akıbetinden korkulur.
كُنْتُ نَبِيًّا وَآدَمُ بَيْنَ الْمَاءِ وَالطِّينِ
حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا
Hazreti Ömer Efendimiz’in sözüdür. Hesaba çekilmeden evvel sürekli kendi kendinizle hesaplaşın. Hesaplaşma çok önemli. Herkesin öyle bir hesaplaşması olmalı.
Herkes kendine bakmalı bu mevzuda. Herkesi kendinden âli görmeli. İşte Hazreti Pir’in de dediği gibi, “Nefis cümleden edina vazife, cümleden alâ” diyor.
İşin doğrusu, “benim mevcut sahip olduğum imkanlarla böyle bilmem böyle bulmam bir vecibeydi. O adam bu imkanlara sahip olmadı ki. Mesela o insan Abdülkadir Geylani Hazretleri’ni, Şazeli’yi, Mustafa Sıddık Bekri’yi, Zeynül Abidin’i tanımadı ki. Bir kere o menhelü-l azbi-l mevrûda ulaşamadı, Ab ı Hayat çeşmesine ulaşamadı, Kur’an’la sağlam tanışamadı.” Diyeceksin.
Dolayısıyla Cenab-ı Hak bunları bana hakkım olmadığı, liyakatım olmadığı halde ikram olarak ihsan etti. Bu ikramlar karşısında ona göre bir tarz-ı ubudiyet sergilemeliyim. Benim ubudiyetimin öyle olması lazım; öbürleri gibi olursam tepetaklak gelirim. Bana bahşettiği imkanlarla, harem odasının kapısının önüne almışsa, sübjektif mükellefiyet halinde bana yüklediği bazı şeyler vardır. Hazreti Pir de İhlas Risalesi’nde, “ bu ihlas Kulesi’nin başından düşerseniz derin bir çukura düşme ihtimali var” diyor. Mazhariyete göre bir yönüyle bir cereme meselesi söz konusudur.
Harem odasına alınmış iseniz şayet, size onunla alakalı bir şeyler duyurulmuşsa, oranın hakkını vermediğiniz takdirde koridordaki insanların muamelesine tabi tutulmazsınız. Normal umumi kabul salonunda olan insanların muamelesine de tabi tutulmazsınız. Sokağa atılırsınız.
Bu itibarla sofilik önemli bir yoldur. Onlar meselenin amelisini duymuşlardır…Ne kadar onları mükemmel, baş döndürücü şekilde tasvir ederlerse etsinler, alıp ağzında, dilinde, damak arasında gezdirmeden anlayamazsın. Halep baklavasını anlayamazsın, Hatay’ın künefesini anlayamazsın; bir anda tatmadan anlayamazsın. Aynen o kalbi ve ruhî hayat meselesi de böyledir; ancak yaşanınca anlaşılır.
Onun için Arapçadan geçmiş, Türkçe bir atasözü olmuştur: “مَنْ لَمْ يَذُقْ لَمْ يَعْرِفْ” — tatmayan bilmez. Bizzat onu tatması, içli dışlı olması lazım ki anlayabilsin. Bu manada; “Hakiki manada inananlar, sofiler olmuşlardır.”
Hani diğerlerini hafife almayın. İlahiyatçılar da inanmışlardır, imam hatipliler de inanmışlardır. Evet, belki bizim gibi kimseler de, imanda şekke, şüpheye girmemek lazım. Ebu Hanife’nin akidesine göre, bir insan dese ki “İnşallah o müminmiş,”… burada bile “kendim” demeyeceksin; “İnşallah o müminmiş”.. tehlikeli bir şey o, kafir olur. Çünkü o mesele meşiete havale edilmez.
Hazreti Pir’in sözüyle teyit isterseniz:
Elhamdülillahi ala kulli hal, sivel küfri ve dalal. Küfür ve dalalete elhamdülillah denmez. O’ndan gelse bile…O’ndan gelse bile istemem. O’ndan gelse bile, çünkü O’ndan uzaklaştırır onlar. O’ndan eder seni. O’ndan edecek, büyük küçük her şeye karşı, metafizik gerilim içinde olacak. Hep hayır diyeceksin, baştan. Hayır diyeceksin. Hayır.
Not: M. Fethullah Gülen Hocaefendinin 16 Ekim 2011 tarihinde yapmış olduğu ilk kez yayınlanan sohbeti.
