Kur’ân’da zikredilen her peygamber için, zekât mükellefiyetini emrettikleri açıkça ifade edilmese bile, Hazreti Âdem’le başlayan nübüvvet silsilesinin temsil ettiği dinin ruhunda bulunan yardımlaşma ve dayanışma hasletlerinden ve yukarıda verdiğimiz âyetlerden hareketle her dönemde namaz ve zekâtın var olduğu sonucunu çıkarabiliriz. Hazreti Musa ve Hazreti İsa’ya verilen kitapların aslı günümüze ulaşmasa da yaşadıkları topluma zekâtla ilgili pek çok hükmü teklif ettiklerini bugün elimizde olan Tevrat ve İncil’de dahi görmek mümkündür. Hadislerde sayıları 124 bine ulaştığı bildirilen peygamberlerin,116 geride bıraktıkları ve günümüze kadar gelebilen eserleri olmadığı için biz, sadece Kur’ân ve Sünnet’in anlattığıyla iktifa ediyor ve bunlardan yola çıkarak zekâtın her dönemde var olduğunu düşünebiliyoruz. Yahudi ve Hristiyanlar için de zekâtın farziyetini açık ifadelerle haber veren Kur’ân âyetlerinin bulunması bu konuda ayrıca dikkat çekmektedir.
Mevcut Tevrat ve İncil’in ilgili bölümlerine baktığımızda İslâm’ın zekât anlayışıyla mutabakat ve benzerlik arz eden ifadelerle karşılaşırız. Şimdi dilerseniz biraz da bu benzerlikler üzerinde durmaya çalışalım.
1. Yahudilikte Zekât
Kur’ân, Yahudilerden bahsederken, genelde onların, devamlı kaygan bir zeminde dolaştıklarına dikkat çeker ve zaman zaman da bize, onlara ait bazı mükellefiyetleri aktarır. Mesela bir yerde şöyle buyurur:
“Biz, İsrailoğullarından şöyle söz almıştık: ‘Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceksiniz, ana-babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlara güzel söz söyleyecek, namaz kılacak, zekât vereceksiniz!’ Sonra siz, pek azınız hariç sözünüzü tutmadınız, sırtınızı dönüp gittiniz.”117