Zekâtın, nisap ve şartlarıyla birlikte verilmesi gerekli bir vecibe olarak farz kılınması, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi ancak Medine döneminde, orucun farz kılınmasından sonra ve hicretin ikinci senesinde vuku bulmuştur.
Zekâtın farziyetini anlatan birçok âyet ve hadis vardır. Bunlardan bir kısmını şöylece zikredebiliriz:
Âyetler:
وَأَقِيمُوا الصَّلاَةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ“Namaz kılın ve zekât verin.”154
أَقِمْنَ الصَّلَاةَ وَآتِينَ الزَّكَاةَ“Namaz kılın ve zekât verin.”155
أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ“Namaz kılar ve zekât verirler.”156
أَقَامَ الصَّلَاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ“Namazı kılar, zekâtı da verir.”157
لَئِنْ أَقَمْتُمُ الصَّلَاةَ وَآتَيْتُمُ الزَّكَاةَ “Şayet namaz kılar, zekât verirseniz…”158
“Namazı kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık olarak infak ederler.”159
“Onların mallarından sadaka al ki o sadaka vasıtasıyla onları temizleyesin, kirlerinden arındırasın. Ve onlara dua et; çünkü Senin duan, onlar için huzur sebebidir.”160
“Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak fakirlere, düşkünlere, zekât üzerinde çalışan (zekât toplayan) memurlara, kalbleri (İslâm’a) ısındırılacak olanlara, köle azadına, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya mahsustur (toplanan zekât, ancak bu sayılan yerlere verilir). Allah her şeyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”161
Hadis-i Şerifler: