Nasıl, bir gün Allah Resûlü’ne hitaben; “Yâ Resûlallah, işte malımız, istediğin kadar al. İşte canımız istediğini kurban et!” demişti.111 Öyle de son demlerinde Cenâb-ı Hakk’a şöyle dua edip yalvarmıştı: “Allahım, eğer bir daha Resûlullah’ın safında yer alıp savaşmam mukadder ise beni yaşat, yoksa emanetini benden al!”112 Ve, Hendek savaşında aldığı bir yara ile şehit olmuştu. Harbe iştirak için acele etmiş, giydiği zırh vücuduna küçük geldiğinden ötürü de omuzu açıkta kalmıştı. Ve oraya isabet eden bir tali’siz okla yaralanmış ve sinelerimizde bu yara ile de Rabbisine yürümüştü.113
Savaş henüz sona ermiş ve Allah Resûlü, hane-i saadetlerine adımını atmıştı ki, Cibril geldi ve Efendimiz’e hitaben: “Yâ Resûlallah! Siz silahınızı bıraktınız mı? Hâlbuki biz melekler henüz bırakmadık. Şimdi hemen Kureyzaoğullarının üzerine yürüyün!” dedi.114 Bunun üzerine Efendimiz derhal hareket emri verdi. “İkindiyi ancak orada kılın!” diyerek de bu gidişin ne kadar süratli olması gerektiğini ifade buyurdu.115
Kureyzaoğulları, bilhassa Hendek vak’ası esnasında ihanet etmiş ve Müslümanları arkadan vurmak istemişlerdi. Müslüman kadınların bulundukları yeri tespit edip, onlara saldırmak istemişlerdi ama, bunu gerçekleştirme fırsatını bulamamışlardı. Hâlbuki daha önce Allah Resûlü’yle anlaşma yapmışlardı. İkinci olarak bu anlaşmayı çiğnemiş ve Müslümanlarla açıktan harbe girmişlerdi.
Suçları bu kadarla da kalmıyordu; siyasî sürgün Huyey b. Ahtab ve benzeri İslâm düşmanlarına bağırlarını açmış ve onlara resmen siyasî sığınma hakkı tanımışlardı. Hâlbuki anlaşmaları gereği bu yaptıkları, anlaşmayı bozmak demekti…116