İstidradî olarak içine girdiğimiz bu mülâhazalarla, daha baştan yanlış anlaşılmaların önüne geçmek için sahabe efendilerimiz hakkındaki bakış açımızı bir kez daha hatırlatmak istedim. Asıl arz etmek istediğim konuya gelince: Sahabe-i kiram arasında öyleleri vardır ki, hayatlarında çok az fedakârlıkta bulunabilmişlerdir. Kur’ân, böyle birini ele alır, onu destanlaştırır, bayraklaştırır ve tarihe mâl eder. İşte bir-iki örnek:
Suheyb-i Rumî, Rum diyarından geldiği için kendisine Rumî derler. Ancak bizzat kendisi; “Ben aslen Arap’tım, Rumların eline düştüm, köle olarak satıldım.” diyerek doğduktan sonra Rum diyarına götürülmüş olduğunu söyler. Mekke’ye Anadolu’dan geldiği için bazı tarihçiler de onun Türk olduğunu iddia ederler. Eğer hakikaten Suheyb-i Rumî bir Türk ise bu da milletimiz için bir iftihar vesilesidir. Çünkü o, hakikat adına kalkmış uzak diyarlara yürümüş, bulmuş, olmuş ve bulduğu hakikatte sonuna kadar sadakat içinde kalmış bir zattır.
İşte bu zat, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’ye hicret buyurduktan sonra, bir yolunu bulup tek başına Mekke’den Medine’ye doğru hareket eder. Ne var ki, Kureyş’ten bir topluluk durumu haber alır almaz peşine takılır ve bir yerde onun yolunu kesiverirler. Hz. Suheyb bineğinden iner, ok çantasından oklarını çıkarır ve önündeki topluluğa şöyle seslenir:
“Ey Kureyşliler topluluğu! Bilirsiniz ki ben sizin en iyi atıcılarınızdanım. Allah’a and olsun ki, sadağımdaki bütün okları atıp size bir ok attırmam. Oklarım bitince de sizinle kılıcımla mücadele ederim. Bundan sonra siz istediğinizi yaparsınız. Bu itibarla gelin sizinle anlaşalım. İsterseniz malımı-mülkümü, Mekke’de falan yere gömdüğüm şeylerin hepsini alın; evet, alın; bunların hepsi sizin olsun fakat beni rahat bırakın, ben Resûl-i Ekrem’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gidiyorum.”