İçeriğe geç

Konunun anlaşılması adına ikinci önemli bir husus da şudur: Kur’ân-ı Kerim’den kendi devir, kendi cereyan, kendi hizmetlerine işaret çıkaran zatların durumu, ilk defa çağımızda görülen bir hâdise değildir. Huccetü’l-İslâm İmam Gazzâlî’den büyük veli Muhyiddin İbn Arabî’ye, ondan ikinci bin yılın müceddidi İmam Rabbânî Hazretleri’ne kadar çok ciddî ve büyük zatlar da Kur’ân’ın enginliğinin emaresi deyip, işarî tefsir açısından pek çok şey söylemiş ve bu tür istinbatlarda bulunmuşlardır.

Ayrıca bu zatlar, kendi dönem ve hizmetlerine bir kısım işaretler çıkarırken, “Kur’ân, sarahaten (açık bir şekilde) benden bahsediyor.” gibi bir iddiada da bulunmamışlardır. Belki İslâm tarihi boyunca sadece Fazlullahi’l-Hurufî gibi bazı kimseler bir şekilde “Kur’ân benden bahsediyor.” iddiasında bulunmuş ve her bir harfe kendince ayrı sırlar atfeden, çok değişik mânâlar vererek bâtıl yorumlarla Hurufîlik denilen –kökü çok eskilere dayanan– bir bâtıl mezhebe sülûk etmişlerdir. Öyle ki bu zatın müntesipleri “Mim onun gözüdür, nun burnudur, şu harf kulağı, bu harf da ayağıdır, –hâşâ bağışlayın– Kur’ân da onun fesidir.” gibi hezeyan türünden sözler sarf edebilmişlerdir. İşte gerçek Hurufîlik denilen bâtıl yol da bu yoldur.

Asıl konuya dönecek olursak, o da, Kur’ân’dan işarî mânâlar istinbat etmenin yeni bir hâdise olmadığıdır. Meselâ, herkesin rahatlıkla ulaşabileceği bir kitaptan size bir misal vereyim. Nakilde bulunacağımız kitabın sahibi müfessir İbn Cerir et-Taberî’dir. Taberî, on asır evvel yaşamış meşhur bir tefsircidir. O, “Câmiu’l-beyan an te’vili âyi’l-Kur’ân” adlı eseri –bu, ilk rivayet tefsiri de sayılabilir– yazan kişi olarak tefsir tarihine geçmiştir.

3