İçeriğe geç

Şimdi, ümmet-i Muhammed’in bütününü ilgilendirmemesi, dolayısıyla da İslâm tarihinde gerçekleşen büyük hareketlere nispetle şahsî ve küçük diyebileceğimiz hâdiselerden dolayı bazı sahabe-i kiram Kur’ân’da hususî konumlarıyla, bazıları da şahs-ı mânevî olarak destanlaştırılmaktadır. Meselâ, İlâhî Beyan bir yerde Seyyidler Seyyidi Hz. Hamza’nın, Şah-ı Merdan Haydar-ı Kerrar Hz. Ali’nin ve yine o kıymetli oymaktan gelen Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) amcazâdesi Ubeyde İbn Hârise’nin mücadelelerini, yani hak ile bâtıl, iman ile küfür arasındaki kavgayı tasvir ederken bu iki düşüncenin temsilcilerinin akıbetlerini de haber verir ve bir grubun katrandan elbise giyip başlarına kaynar sular döküleceğini, diğer grubun da altın bilezikler ve incilerle bezenip giyim kuşamlarının ipekten olacağını bildirerek o kahramanlar topluluğunu alkışlayıp göklere çıkarır.5

Evet, Kur’ân, onun hakikatlerine omuz veren ve Nebi (sallallâhu aleyhi ve sellem) uğrunda hırz-u can eden herkesi alkışlamış, göklere çıkarmıştır. Eğer bu durum, Kur’ân’da Kur’ânî bir ahlâk, Kur’ânî bir prensip ise –ki yukarıda verdiğimiz misallerden öyle olduğu açıkça anlaşılıyor– o zaman kıyamete kadar gelecek, Kur’ân’a hizmet eden insanlara işarî mânâ ile niye bakmasın ki!?

Meselâ, İmam Gazzâlî gibi bir insan düşünün ki, o kendi devrinde bir taraftan değişik dalâlet fırkalarıyla mücadele ederken, diğer taraftan da İbn Rüşdlerin Tehafüt’lerini ortaya koyuyor ve İslâm akidesini sıyanet etmeye çalışıyordu. İşte bu zat, İslâm’ın safvetini koruma adına tam bir konsantrasyon içinde ve aklı-hayali durduracak bir mücadele ortaya koyuyordu. Şimdi Allah’tan bu kadar korkan bir insan şayet, “Kur’ân’da bu mücadelelere işaret eden bir âyet var.” demişse, bu mevzuda –hâşâ– onun yalan söylediğine ihtimal vermek, onu bilmemek demektir.

10