Kur’ân-ı Kerim, devletlerin ve milletlerin yıkılış sebeplerini anlattığı çok yerde bir “mütrefîn” grubundan, yani refah içinde şımarıklaşmış aristokrat bir gruptan bahseder ki, böylelerine göre ukbâ tamamen unutulmuş, hayat zevk ve sefa yörüngeli bir hâle gelmiş, insanlar beden ve cismaniyetlerine takılmıştır. Artık böyle bir toplum için çöküş kaçınılmaz olmuş demektir. Zira insanlığın yaratılışından gaye bunlar değildir; gaye, iman-ı billah, mârifetullah, muhabbetullah ve zevk-i ruhanîdir. Bunların dışındaki muhabbet-i beden, muhabbet-i dünya gibi şeyler, bu gayeye ters düştükleri sürece, onlara karşı alâka ve muhabbet söz konusu olmamalıdır. Üstad’ın verdiği ölçüler içinde ifade edilecek olursa; onlara alâka, ifade ettikleri mânâdan, yani esmâ ve sıfât-ı ilâhiyenin tecelligâhı, tezahürleri olmasından, yine ahirete bakan bir tarla vazifesi gördüğünden dolayı olmalı; ama kat’iyen kendilerinden dolayı olmamalıdır.
İşte eğer bir toplumda mütrefîn hayat anlayışıyla bu kriterler altüst olmuşsa, insanlar mânâsız yaşıyor demektir ki, zaten kıyamet de bundan dolayı kopacak ve o günü idrak eden insanlar, bu mânâsızlığın altında kalıp ezileceklerdir. Evet, yeryüzünde Allah diyen insan kalmayınca, küre-i arzın da bir mânâsı kalmamış ve her şey bir hiç etrafında dönüp duruyor demektir. Oysaki Allah, abes hiçbir şey yaratmamış, her işte mutlaka bir hikmet veya pek çok hikmet gözetmiştir.
Bana göre yıkılış sebeplerinden biri de zulümdür. Gerçek mânâdaki bir zulüm, aslında imana da mânidir. Kur’ân, onu değişik âyetlerde küfrün sebeplerinden biri sayar. Bundan dolayı da diyebiliriz ki eğer yeryüzünde bir millet başkalarına zulmediyorsa, er-geç Allah (celle celâluhu) o milleti mutlaka yıkar ve yıkmıştır. “Zulm ile âbâd olanın âhiri berbat olur.” ne hoş sözdür.