Şimdi müsaadenizle, yeniden böyle bir ufkun zirvede temsil edildiği Saadet Asrına dönelim:
Damad-ı Nebi, Haydar-ı Kerrar Hz. Ali (radıyallâhu anh) halife olduğu dönemde İslâm devleti, şimdiki Türkiye’nin otuz katı büyüklüğündedir. İslâm orduları bir taraftan Mâverâünnehir’e, diğer yandan Çin Seddi’ne ulaşmış; beri taraftan da ta Cebelitarık’a dayanmışlardı. Sınırları böylesine geniş ve âdeta o zamanın süper devleti sayılan bu büyük gücün başında bulunan Hz. Ali (radıyallâhu anh), kış gününde yazlık elbise giyiyor ve bunun sebebi sorulunca da: “Ben, kendi imkânlarımla ancak bu kadarını temin edebiliyorum.” cevabını veriyordu.
İşte içtimaî adalet! İşte yüksek insan ruhu! İşte toplumla bütünleşme, herkesi kendine tercih etme veya başkaları için yaşama diyeceğimiz gerçek adalet düşüncesi..!
Evet, böyle bir adalet, ilk defa Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve O’nun güzide ashabıyla temsil edilmişti; dilerim ikinci kez de günümüzün altın nesliyle temsil edilir. Yeniden kendine uyanan bu nesil, her ferdiyle şimdiye kadar sergilemiş oldukları cehd ve gayretlere bakacak olursak, böyle bir seviyeyi temsil ettikleri görülecektir.
Ben bu konuda Rabbim’e karşı fevkalâde hüsnüzan içindeyim. Nasıl olmayayım ki! Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: Bir kulu seyyiatı sebebiyle derdest edip Cehennem’e götürürler. Bu kimse, Cehennem’e doğru giderken dönüp arkaya bakar. Cenâb-ı Hak kulunun maksadını bildiği hâlde meleklere, o kulun arkasına bakmasının sebebini sordurur. Bunun üzerine o zat şöyle der: “Yâ Rabbi! Ben Senin hakkında başka türlü zan beslemiştim; evet ben her şeye rağmen kuluna ‘Cennet’e gir.’ diyeceğini sanıyordum. Zira ben Seni hep böyle tanıdım.” Buna karşılık Cenâb-ı Hak da: “Kulum Beni nasıl sanıyorsa Ben öyleyim.” buyurur.