Evet, bu ruh hâleti, insanların kalblerine yerleştirilmedikçe sergerdanlık ve anarşinin önünün alınması ve insanların fenalıktan korunması mümkün değildir. Bu mübarek ve mübeccel nesil, –inşâallah– Allah Resûlü’nü ve O’nun güzide ashabını kendisine örnek alarak, günahlara girmeden ve şehevânî arzulara takılıp kalmadan, bu kandan irinden deryaları aşar, iman hakikatinin en zirvesine ulaşarak kendinden beklenilenleri arızasız ve kusursuz yerine getirmeye muvaffak olur.
4. İzzet ve Gurur
Diğer bir mânia ise izzet ve gururdur. İnsanlar içine, “örnek bir insan” modeli olarak gönderilen peygamberler ve onların izinden giden irade kahramanları “onurum ve şerefim” dememiş ve hiçbir zaman şahsî izzetlerine, gururlarına takılmamışlardır. Nebiler Serveri’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Sen bizim seyyidimizsin.” diyenlere karşı O, “Hayır. Bizim seyyidimiz Hz. İbrahim’dir.” buyurmuş ve öyle bir pâyeden hep uzak durmuştur. Aslında O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Efendiler Efendisi’dir ve bütün enbiyânın yanında, Hz. İbrahim’in de seyyididir. Zira Hz. İbrahim, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) çekirdeğidir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), o çekirdeğin ağacının meyvesidir. Ancak O (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hz. İbrahim’in söz konusu edildiği yerde edep ve terbiyesinin gereği kendisine “seyyid” dedirtmemiştir.
Hz. İbrahim’in (aleyhisselâm) görmediği hakaret, çekmediği meşakkat, uğramadığı belâ ve musibet kalmamış; ateşler içine atılmış, ne hakaretlere maruz kalmış, zevcesine el uzatılmak istenmiş, ama o büyük nebi, “İzzetime dokundu.” dememiş ve yüce davasını tebliğden bir an olsun geri durmamıştır.
Hz. Musa (aleyhisselâm) çok şerefli ve onurlu olarak yetişmiş ama maruz kaldığı sıkıntılar karşısında “Onurum ve şerefim.” deyip peygamberlik vazifesini terk etmemiş, firavunun karşısına çıkıp onunla hesaplaşmış ve orada da tevhidi ilan etmiştir.