İçeriğe geç

İnsan, melek olmadığı için bir işe ne kadar konsantre olsa da, neticede kendisine şöyle-böyle fütur gelebilir. Melekler, sürekli ibadet için yaratıldıklarından hiç aralıksız o işlerini yerine getirebilirler. Ama insan, mahiyetindeki özelliklerinden dolayı melekliğe çıkabileceği gibi hayvanlardan daha aşağı bir seviyeye de düşebilir. Bu tür düşüşlerle o, belli baskılar altına girdiği zaman artık alacağı şeyleri alamaz olur. Bu noktadan sonra yapılacak ibadetler de beyhudedir. Bu da bize insanın kendini sürekli kontrol edip dinlemesinin lüzumunu göstermektedir. Bir insan kendisini bu şekilde bilir ve tanırsa kemalâtını da ona göre kontrol altında tutabilir.

İkinci olarak hadisten, “Kur’ân’ı kalblerdeki birlik, beraberlik, irtibat ve itilaf çözülmediği sürece okuyun.” şeklinde bir mânâ anlamak da mümkündür. Çok acı bir gerçektir ki, Kur’ân âyetleri Asr-ı Saadet’ten günümüze kadar yer yer fitne ve ihtilafın çıkışında bazı kişiler tarafından referans alınarak maksadının dışında kullanıldığı da olmuştur.

Meselâ, ilk asırlarda, çağın o kadar aydınlığına rağmen onu karanlığa boğan zihniyetlerin boğuşmasına şahit oluruz. O dönemde Mutezile, Cebriye ve bunlar arasında samimî gibi görünseler bile Haricîler, Zâhirî mezhebinin ilk temsilcileri sayılırlar. “Kelimesi kelimesine Kur’ân ne diyorsa doğru odur.” denmek suretiyle –söz olarak bu doğruydu– ne Efendimiz’in o mevzudaki yorumu, ne sahabe-i kiramın farklı yaklaşımları, ne de Arap diline hâkim âlimlerin yorumları dikkate alınmamış ve böylece Kur’ân âyetleri kullanılarak kalbler ihtilafa ve ayrılığa itilmişti. Keza, bazı zâhirperestler de çok defa Kur’ân-ı Kerim’i muhaliflerine karşı bir balyoz gibi kullanıyorlardı. Şüphesiz ki, bu durum da “telif-i kulûb”e fevkalâde ihtiyaç olduğu bir dönemde ihtilaf ve iftiraklara sebebiyet veriyordu.

3