İçeriğe geç

Bu, tecellînin bir yanıdır. Tecellînin bir diğer yanı da, Kâbe’yle ilgili olanıdır. Zira Kâbe, insanların kalblerinin vahdetini sağlayacak bir binadır ve insanların yanlış yere yönelmemeleri için yapılmıştır. Fakat haddizatında Kâbe, arzın merkezinden Sidretü’l-Müntehâ’ya kadar, arz yaratıldığından beri etrafında meleklerin tavaf ettiği muallâ bir yerdir. Orası bir tecellîgâh-ı ilâhî ve bir metâf-ı kudsiyândır. Bu, Kâbe’nin mülk yönüdür.

Mekke ise, Kâbe’nin zarfı gibidir. Mekke, böyle yüce bir mânâya zarf olması itibarıyla büyük bir kıymet kazanmış ve mübarek bir yer olmuştur. Kâbe’yi sinesinde barındıran Mekke’ye gelişigüzel “ana” denmemiştir. Kur’ân, onu doğrudan doğruya أُمُّ الْقُرٰىBütün beldelerin anası” olarak isimlendirmiştir.2 Çünkü, bütün beldelerin Kâbe ile bir göbek bağı vardır. Ve bütün beldelere hükmedebilecek evrensel bir peygamber ancak Kâbe’de doğabilir. Dolayısıyla Kâbe gibi, Mekke de metâf-ı kudsiyân olmuş, Hz. Âdem’den bu yana bütün kudsîler hep oraya koşmuş ve onun hariminde ölmek istemişlerdir. Ehl-i tahkikin keşif ve ifadelerine göre, insanların tavaf ettiği o yerde yüzlerce peygamberin medfeni (kabri) vardır.

Bütün bunları şunun için arz ediyorum: Peygamber Efendimiz’in dünyaya teşriflerine mekân olarak başka herhangi bir yerin rahm-i mâder olabilmesi mümkün değildir. Eğer Allah (celle celâluhu) varlık arasında en kudsî yer olarak Kâbe’yi görmüşse ve Beytullah binası da buna bir işaret ise, ayrıca “Allah’ın baktığı yer orasıdır, Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının halîtası buradadır.” denmişse, şüphesiz Peygamber Efendimiz’in dünyayı şereflendireceği yer de, en mübarek “Buk’a” sayılan Kâbe olacaktır.

3