Onlar öyleydi; şimdilere gelince, Allah Resûlü ile aynı zaman ve mekân dilimi içinde bulunmayan bizler, bu büyük açığı, kalben ve mânen, tedâiler, tasavvurlar belki de, basiretle müşâhedeler vasıtasıyla Nebiler Sultanı’nı ziyaret ederek kapamaya çalışmalıyız. Ne var ki, öncelikle böyle bir açığın açık olarak hissedilmesi ve kabullenilmesi gerekir. Bunu, kendi ruhunda bir eksik olarak hissetmeyen kişilere diyeceğimiz olamaz. Onlar namaz kılmalarına, oruç tutmalarına rağmen, hayatlarını tekdüze sürdürürler, hep sığdırlar. Hissedenlere gelince, onlar da şöyle derler: “Gül devrini bilseydim O’nun bülbülü olurdum. Yâ Rab beni evvel getireydin ne olurdu?” (M. Âkif)
Evet, Hz. Enes b. Malik, Câbir b. Abdullah gibi Risalet Güneşi (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile aynı dönemi paylaşmış insanlar, O’nun ahirete irtihalinden sonra, Allah Resûlü’nü daima tezekkür ve tahattur ediyor; zaman zaman rüyalarında O’nu görerek bu açığı kapıyor, zaman zaman da hatıraların tül pembe ikliminde hep O’nunla oluyorlardı. Öyle zannediyorum ki günümüzde de böyle davranan, O’nun aşk ve iştiyakıyla yanan nice gönüller vardır ki, hiç olmazsa rüyalarında risalet âleminin kamer-i müniriyle hep oturup kalkıyorlardır…