İçeriğe geç

Efendimiz’i adım adım izleyen ve O’ndan gelen en küçük işareti dahi emir telâkki eden sahabe efendilerimiz, hayatlarını aynı çizgide devam ettirmiş ve meleklerle atbaşı hâle gelmişlerdir. Allah Resûlü, onlara Kur’ân’ın ruhunu duyurmuş ve onları âdeta uhrevîleştirmiş, onlar da ruhlarına üflenen bu mânâların kanatlarıyla, nebilerden sonra ulaşılabilecek en yüksek zirvelere ulaşmış ve erilmezlere taht kurmuşlardır. Evet onlar, duygu ve düşüncelerini bir pergel gibi açarak, bir ayaklarıyla dünyada dolaşmış, diğeriyle de hep cennetin yamaçlarında gezinmişlerdir; gezinmiş ve baş döndürücü bir dünya-ahiret dengesi kurmuşlardır; kurmuşlardır ama, ihtimal onların çoğu serfirâz kılındıkları bu nimetlerin farkına bile varmamışlardır. Zira Cenâb-ı Hakk’ın en büyük bir lütfu da, lütfunu bildirmemesidir…

Öyle zannediyorum ki bizler bile, üç-beş yıl bu müstakîm çizgi üzerinde hayatımızı devam ettirebilsek, vicdanlarımızda daha farklı şeyleri duyabiliriz. Bunun için de, her tecrübenin kendi sahasında, kendi lâboratuvarında yapılması gerektiği prensibinden hareketle, kalbî, ruhî, vicdanî.. duyguların inkişafı için, bu letâifin temrinata tabi tutulmasına ihtiyaç vardır. Daha kestirmeden bir ifade ile, Cenâb-ı Hak’la irtibat sağlam tutulduğu oranda, bu duygular inkişaf eder ve insan daha dünyada iken “Senin (gözünden) perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir.”3 sırrına mazhar olur.. ve gözden perde kalkınca çok hakikatler de ayan-beyan görülmeye başlar. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu halin asgarîsini, “Mü’minin firasetinden sakının. Çünkü o Allah’ın nuru ile bakar.”4 hadis-i şerifi ile ifade eder.

278