Görüldüğü gibi insan, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vermiş olduğu istidatları değerlendirip inkişaf ettirmesi sonucu, insan-ı ekber olmaya namzet olmaktadır. Ayrıca bu makam, insanın kendi duygularını işletmesine göre değişiklik arz etmektedir. Şöyle ki: Meselâ bir insanın, hayatı boyunca, bildiği şeylerle iç ve dış âlemini dizayn edip hayatını ona göre şekillendirmesi, ilme’l-yakîn çizgisinde bir yol almadır ve insan-ı ekber olmanın bir alt makamıdır ve buna “insan-ı asgar/küçük insan” demek mümkündür. Diğer taraftan, şe’n ve şe’n-i rubûbiyetin veya eşya ve hâdiselerin perde arkasını müşâhede ediyor gibi hayatını semavîleştiren insan, ayne’l-yakîn makamına ulaşmış ve insan-ı ekber olmaya adım atmış demektir. Bir başkası da gerçekten eşyanın perde arkasına açılıp şe’n-i rubûbiyeti bütünüyle müşâhede ederek insaniyet-i kübrâ konumuna yükselmiş olur ki, bu insan, insanın yaratılmasındaki asıl maksadı yakalamış yani insan-ı kâmil olmuş demektir.
Meseleyi hulâsa edecek olursak, Cenâb-ı Hak insanı yaratırken, başta onu insan-ı kâmil olmaya namzet kılmıştır. Dolayısıyla her insanın, insaniyet-i kübrâya ulaşması bir hedeftir. İnsanın bu mertebeye ulaşması için, evvelâ kendisini bu yüksek gayeye programlaması ve onu elde etmek için daima هَلْ مِنْ مَزِيدٍ“Daha yok mu?” ufkunda hareket etmesi gerekir. Yani her gün kâinatın çehresinden bir nikab açarak, her defasında onu yeni görüyor gibi tanıması, yeni bir mârifetle Allah’ı daha farklı duyması, aşk u şevk ve muhabbetle O’nun yolunda olması icap eder.