Evet, insan bir taraftan a’lâ-yı illiyyîne çıkmaya, diğer taraftan da hayvanlardan daha aşağı bir konuma inmeye namzettir. Bu durum, onun kendisine verilen istidat ve kabiliyetleri inkişaf ettirip ettirmemesiyle yakından alâkalıdır. İnsan, insan olarak kaldığı müddetçe, ona “insan-ı suğrâ; küçük insan” demek icap eder ki bazen o, bu mertebeyi bile koruyamayabilir; koruyamayıp daha aşağılara düşebilir. Bu takdirde o insan, ilâhî hakaikin fihristi ve timsali olma özelliğini de kaybeder.
Evet, insan iç ve dış bütünlüğüne kendisini ulaştıracak malumatla donanmazsa, dışı süs içi pis plastize bir varlık hâline gelir. Bu durumda insanın hayvandan farklı bir yanı da kalmaz. İnsanın gerçekten “ahsen-i takvîm”e mazhar olması, kendi istidatlarını inkişaf ettirip “insan-ı kâmil” olmaya endeksli bir hayat yaşamasına bağlıdır.
Bu hakikati şöyle de ifade edebiliriz: İnsanın mahiyeti, olduğu yerde kalmaya müsait değildir. O, yüksek bir ideale talip olmadığı zaman bir taraftan şehvet, gadap, kin, nefret, inat, haset, hırs vb. duygularla örgülenen nefis mekanizması, öbür taraftan da şeytan unsurunun değişik fenalıkları değerlendirmesi yüzünden hayvanlardan daha aşağı, âyetin ifadesiyle بَلْ هُمْ أَضَلُّ2 konumuna düşer. Kur’ân-ı Kerim’de bu hususa birçok işaret vardır. Şüphesiz insanı hayvanlardan ayıran özelliklerden biri, kendisine verilen duygularıdır. O, bu duygularını muvakkat dünya hayatı için kullanamaz.
Dipnotlar
- 2 A’râf sûresi, 7/179.