Aslında bugüne kadar çatışma hep bazı güç merkezleri için arzu edilen bir şey olmuştur. Yani sık sık var olduğu vehmedilen ve büyük bir tehlike gibi gösterilen gerçekten daha çok hayalî bir düşmana karşı, kitleler alarma geçirilmiş ve bu şekilde yığınlar savaşın her çeşidine hazır hâle getirilmişlerdir.
Aslında dünden bugüne ister Hz. Musa ve Hz. İsa (aleyhimesselâm) ile temsil edilmiş olan dinler, ister Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile temsil edilmiş bulunan, Allah’ın razı olduğu hiçbir ilâhî din, çatışma temeline oturmamıştır; oturmak şöyle dursun, bu dinler ve hususiyle de İslâm yeryüzünde fitneye, fesada, çatışmaya, zulme ilan-ı harp etmiştir.
İslâm sulh, güven ve esenlik demektir. Dolayısıyla, sulhün, emniyetin ve dünya barışının esas olduğu bir dinde, savaş ve çatışma gibi şeyler arızîdir. Sağlam bir bünyeye musallat olan mikropları savmak için, bünyenin kendini savunması gibi bir tavır istisna edilecek olursa ki, bu da belli prensipler çerçevesinde cereyan etmektedir. O hep, sulh ü salah soluklamıştır.
Evet, İslâm, savaşı insan tabiatının yol açtığı tabiî ve arızî bir hâdise olarak ele almış, onu dengelemek için de kaideler koymuş ve onu sınırlamıştır. Meselâ, “Bir topluluğa, bir millete olan kininiz, sizi adalet yapmaktan alıkoymasın.”1 buyurarak, adaleti ve cihan sulhünü esas almış; modern hukuk sistemlerinin de kabul ettiği, dinin, canın, malın, neslin ve aklın korunması hususunda prensipli bir müdafaa sathı oluşturmuştur.
Dipnotlar
- 1 Mâide sûresi, 5/8.