İçeriğe geç

Evet, Allah’ın rızasının nerede olacağı bilinemez. Belki de O’nun rızası namazın böyle kılınmasında değil de, kaskatı, fakat rükünlere riayet edilerek kılınmasındadır. Zaten önemli olan, Allah huzurunda olma terbiyesini yaşamak, şeytanı ve şeytanî gafleti atarak ciddî bir iş yaptığının şuurunda olmaktır. Yani mesele, duyulacak şeyleri duymak değildir. Bununla “Hiçbir şey duymamak esastır.” demek istemiyorum. Demek istiyorum ki, şahsî kemalâtımız ve toplumun mükemmelleşmesi adına elde ettiğimiz her başarıda, istiğfar etme hissini kavrayıp geliştiremiyorsak bu bir gaflet sayılabilir ve Allah da gafilleri sevmez. Hatta “Allah bize ne güzel işler gördürdü.” ifadesi bile eğer istiğfarsız kalıyorsa bu da ihtimal, kamuflajlı bir şirktir. Bütün bu tür tehlikeli düşünceleri de ancak istiğfarımızın derinliği ölçüsünde zararsız hâle getirebiliriz.

Meselenin bir başka yönü; karşımıza çıkan gaileleri göğüslerken, “Bunlar niye başımıza geldi, neyimiz vardı?” gibi ifadeler kullanmak bir nankörlük ve Rabbe karşı bir terbiyesizliktir. Bundan dolayı içimize bu tür hisler gelince, hemen onu istiğfar ile boğmalıyız. Bütün bu olup bitenlerde suçu kendimizde arıyor muyuz? Nazarlarımızı projektörler gibi iç âlemimize çevirip durmadan orayı tarıyor muyuz? Kur’ân: عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ“Siz kendinize bakın!”3 demiyor mu? Öyleyse niçin “Allah suretlerinize bakmaz, fakat kalblerinize bakar.”4 düsturuyla iç kontrolümüzü yapmıyoruz, gönüllerimize neler giriyor, neler çıkıyor, araştırmıyoruz.

2