Hikmete gelince onun şimdiye kadar çeşitli tarifleri yapılmıştır. Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kitab’ın yanı sıra hikmetin de verildiğinden bahseder ve orada hikmet Kitab’a atfedilir.1 Bu yüzden de, pek çok yorumcu, hikmet Kitab’ın aynısı değildir demişlerdir. Bir diğer âyette: “Kime hikmet verilmişse, ona bol hayır verilmiştir.”2 buyrulmaktadır. Sünnet, her yönüyle Kur’ân’ın icmalini tafsil, umûmunu tahsis, husûsunu ta’mîm, mutlakını takyid ve mukayyedini de ıtlak ettiğinden, biri bin yapan, sistemi enginleştiren büyük ve bol bir hayır kaynağıdır. Bu sebeple muhaddisler, hikmetten maksat, Sünnet olduğu şeklinde kanaat izhar etmişlerdir. Ayrıca namazın, zekâtın, haccın, orucun tafsili de Sünnet’le sabittir. Dolayısıyla Sünnet, bir hayr-ı kesîrdir ve bu hayr-ı kesîrden ilk ve en büyük hisse alan da Efendimiz’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem).
Hikmet aynı zamanda, Üstad’ın da işaret buyurduğu gibi, bize bir hak ve gerçek olarak talim edilen İslâmî meselelerin, daha sonra, keşf ve müşâhede yoluyla görünmesi ve eşyanın perde arkasının kavranması mânâsına da hamledilmiştir. Biz, çevremizde sadece kapı, pencere ve dört duvar görüyoruz ama, Hz. Sâdık-ı Masdûk (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Sizin görmediğinizi görüyor, duymadığınızı duyuyorum. Sema bir tınlayışla tınladı ki, eğer gördüğümü görseydiniz ve bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız.”3 buyurur.
Bu mânâda, eşyanın perde arkasına ıttıla da hikmet mefhumu içinde mütalâa edilmiştir. Bu ıttıla, keşif ve müşâhedeyle olduğu gibi, sezginin inkişafıyla da, hayalin vüs’atiyle de olur… Ehlullah, bizim akılla istidlâl edip, ilmelyakînle bildiklerimizi, vicdanlarında yeniden bir defa daha keşfeder, duyar ve hatta onu hissetmenin de ötesinde yaşarlar ki, bu da bir hayr-ı kesîrdir.
Dipnotlar
- 1 Bkz.: Bakara sûresi, 2/129, 151, 231; Âl-i İmrân sûresi, 3/164; Nisâ sûresi, 4/113; Cuma sûresi, 62/2.
- 2 Bakara sûresi, 2/269.
- 3 Buhârî, küsûf 2, tefsîru sûre (5) 12, nikâh 107, rikak 27, kader 16, eymân 3; Müslim, küsûf 1.