Şimdi, gelelim meselenin ikinci yönüne, acaba bu mukavele ne zaman yapıldı? Hemen arz edeyim ki; bu mevzuda, nasslarda kat’î bir şeyin gösterilmesi oldukça güçtür. Ancak bu hususta tefsircilerin bir kısım beyanlarının bulunduğunu söyleyebiliriz: Bu icap ve kabul;
Bütün bu mütalâaların kendilerine göre müdafaa yol ve usulleri de vardır. Ne var ki, bunlardan birini diğerine tercih ettirecek; hatta bunlardan başka bir diğer hususa râcih kılacak ciddî bir sebep göstermek de bir hayli zordur.
Bu misak ruhlar âleminde olabildiği gibi, ruhun kendi atomlarıyla münasebete geçtiği başka bir âlemde de olabilir. Embriyolojik safhaların herhangi bir devresinde olduğu gibi, rüşde erileceği âna kadar geçen herhangi bir devrede de olabilir…
Düne, bugünle beraber seslenen ve dünü bugünle beraber duyan ve dinleyen Allah (celle celâluhu), bütün bu devrelerin hepsinde de bu misakı almış olabilir. Bizler, vicdanlarımızın derinliklerinden gelen böyle bir sesi duymakta ve kalbimizin bu bezme şehadetine muttali bulunmaktayız.
Ne var ki, mide, açlığını kendine has diliyle anlattığı, vücud, elem ve acılarını kendi kelimeleriyle dile getirdiği gibi, vicdan da kendi dilini kullanarak, kendi terminolojisine sadık kalarak sözleşmelerden bahisler açıyor; duyduğu acı ve ızdıraplar için inliyor; verdiği sözde sadık kalmak için çırpınıyor ve muttasıl bir dalgalanma hâlinde heyecanlarını sürdürüyor. Bir çocuk gibi, iniltileriyle dikkati çektiğinde, kendini mesut ve tali’li sayıyor; hâlini anlatamadığı, derdine nigehbân bulamadığı zamanlarda da inkisar içinde kıvranıp duruyor.