Bu itibarla da, burada iyinin kötüyle; mücrimin nezihle vefat etmesinde hiçbir gayri tabiîlik yoktur. Bilakis, işin böyle cereyan etmesi en mâkul ve en mantıkî olanıdır. Zira ikinci dirilişle, herkes niyet ve davranışlarına göre hususî bir varlığa erecek, ona göre muamele görecek ve ona göre ya tekdire maruz kalacak veya ulûfe alacaktır.
Hâsılı; ölüm ve ecel, bu dünyada bulunma ve hizmet etme süresinin bitiminden ibarettir. Böyle bir süre, insanın iradesini nefyetmeme çizgisinde, önceden hazırlanmış, tescil edilip kütüklere geçirilmiş bir plan keyfiyetinde olup ve yine her şeyi bilip gören Zât’ın emir ve fermanıyla, mevsimi geldiğinde infaz edilmesinden başka bir şey değildir. Bunun toplu olmasıyla, münferit olması arasında da, mantıkî hiçbir fark yoktur.
Öyle zannediyorum ki, pek çok meselelerde olduğu gibi burada da, Yüce Yaratıcı’nın sonsuz ilim, kudret ve iradesini bilememe; inhirafın başlıca sebeplerinden birini teşkil etmektedir. Diğer bir sebep de, eşya ve hâdiselere bakış zaviyesinin yanlışlığıdır. Olup biten şeyler muvacehesinde kafalarımızı hatalı tabiat ve tesadüfler anlayışından sıyıramamış ve gönüllerde tecride erememişsek; içimiz zayıf akidelerle, şeytanî vesveselerin muharebe meydanı hâline gelecektir.
Bir de gönül dünyamızın fakirliği ve yeterince beslenememesine karşılık –mesnetsiz dahi olsa– her gün kâse kâse şüphe ve tereddütlerin içirilmesi, öyle korkunç bir felâkettir ki; nesillerin istikametinin bozulmasına değil de, hâlâ istikametini muhafazada muvaffak olmalarına hayret edilmelidir.