Bir diğer husus da şudur. Bergson gibi bir kısım feylesoflar bütün aklî, naklî delilleri bir tarafa bırakarak, Allah’ın varlığı hususunda sadece vicdanlarını delil olarak kullanmışlardır. Hatta bir keresinde Kant, “Ben, Allah’ı azametine uygun anlayabilmek için bütün malumatımı arkaya attım!” der. Bergson sadece “sezgi”siyle bu istikamette yol almak ister ve onun tek delili de vicdanıdır… Vicdan, Allah’ı inkârdan muzdariptir. Vicdan Allah’a imanla huzura kavuşur. İnsan vicdanın sesini derinden derine dinlediği zaman, ezelî ve ebedî bir Mâbud arzusunu her zaman onun içinde duyacaktır.
İşte bu hâl, bu eda, insanın vicdanında sessiz kelimelerle ifadesini bulan ve Allah Teâlâ’nın: أَلَسْتُ بِرَبِّكُمْۘ“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”9 hitabına verilen: بَلٰى“Evet Rabbimizsin.” cevabıdır ki; dikkat etse herkes, ruhun derinliklerinden kopup yükselen bu sesi duyabilir. Yoksa bu, kafada, cesette aranırsa tenakuza düşülmüş olur. O, herkesin vicdanında meknî olarak vardır. Ancak, isbatı, kendi sahasında yapılabilir bir husustur. Ehl-i tahkik, ehl-i şuhud, asfiyâ, evliyâ ve enbiyâ, bunu açık seçik görmüş ve göstermişlerdir.
Ama aklî isbatına gelince, mahsusatı ispat ettiğimiz gibi, yani bir çınar ağacını, bir çam ağacını göstermek gibi, bunu göstermemiz mümkün değildir. Ne var ki vicdanını dinleyen, içinden geçenleri seyreden, bunu görecek, bilecek ve duyacaktır.
Dipnotlar
- 9 A’râf sûresi, 7/172.