İçeriğe geç

Ancak, insan ve benzeri diğer irade ve hürriyete sahip varlıklar için de, ilk yaratılış tamamen cebrî ve sair varlıklarla aynı çizgide olsa bile, daha sonra bu iradeli varlıklar, iradeleri altına giren hususlarda, emsallerinden tamamen ayrılırlar. Böyle bir farklılıktan ötürü de, “önceden belirlenme”nin mânâsı, insan ve benzerleri için değişik bir hâl alır. Esasen, sorulan soru da, insanın bu farklı yönünü sezememiş olmadan ve onu da tıpkı diğer eşya gibi mütalâa etmekten doğmaktadır. Bu itibarla, insan ve sair varlıklar arasında mevcut böyle bir farkı kavrama, kısmen dahi olsa, meseleyi halleder kanaatindeyiz. Gerisi, ilm-i ilâhînin bütün eşyayı çepeçevre ihata etmesini kabullenmekten ibarettir.

Evet, insanın diğer varlıklardan farklı olarak bir hürriyet ve iradesi, bir meyil ve seçme istidadı vardır. Ve işte, o hürriyet ve irade, o meyil ve seçmeye göre; iyi ve kötü, sevap ve günah insana nispet edilir. İnsan irade ve isteğinin, meydana gelen o büyük neticeler karşısında, ağırlığı ne olursa olsun; o irade, Yüce Yaratıcı tarafından bir şart ve sebep olarak kabul edilmişse, onu hayırlara ve şerlere çevirmesine göre suçlu veya suçsuz olması; irade dediğimiz cüz’î emrin hayra veya şerre meyil göstermesine dayanmaktadır.

Bu meylin neticesinde meydana gelen hâdise, insanoğlunun sırtına yüklenemeyecek kadar ağır olsa da, o bu temayülle ona çağrıda bulunduğu için, mesuliyet veya mükâfat da ona ait olacaktır. O mesuliyet ve cürümü önceden tayin ve takdir eden, sonra da belirlediği zaman içinde onu yaratan Zât, mesuliyet ve cürümden muallâ ve müberrâdır.

147