Bu itibarla varlığa erip meydana gelen şeyler, öyle bilindikleri için var olmuş değillerdir. Bilakis, var oldukları şekillerle bilinmektedirler ki, ilk takdir ve tayin de işte budur. Kelâmcılar bunu, “İlim, mâluma tâbidir.” sözüyle ifade ederler. Yani, bir şey nasıl olacak öyle biliniyor; yoksa öyle bilindiği için meydana gelmiyor. Nasıl ki, bizim, ilmî tasarı ve planlarımız pratikte tasavvur ettiğimiz şeylerin vücud bulmasını gerektirmiyor; öyle de, Yüce Yaratıcı’nın tasarı ve planları sayabileceğimiz ilk belirlemeler de, hariçte, herhangi bir şeyin var olmasını mecburî kılmayacağı bedihidir.
Hâsılı: Allah, olmuş-olacak her şeyi ihata eden geniş ilmiyle; sebepleri neticeler gibi; neticeleri de sebepler gibi bilmektedir. Kimlerin iyi işler yapmaya niyet edeceklerini ve kimlerin kötü şeylere teşebbüste bulunacaklarını bilmiş ve işte bu teşebbüs ve niyetlere göre neler yaratacağını belirlemiş ve takdir etmiştir. Zamanı gelince de, mükellefin meyil ve niyetlerine göre, takdir buyurduğu şeyleri dilediği gibi yaratmıştır.
Onun için, bir insanın nasıl ve ne zaman öleceğinin ve bir başkasının da bu fiile sebebiyet vereceğinin önceden tayin edilmiş olması, mesuliyeti giderici değildir. Zira takdir, onun hürriyet ve iradesi hesaba katılarak yapılmıştır. Bu itibarla da, onun cürmü kendisine isnat edilecek ve ona göre de muâhezeye tâbi tutulacaktır.
Kaderle alâkalı bu derin meselenin bilhassa kendi kaynaklarında tekrar tekrar mütalâa edilmesi şarttır. Bizim yaptığımız şey, sadece selefin sağlam prensipleri içinde meselenin avamî bir anlayışa intikal ettirilmesinden ibarettir.