1. Allah mülk sahibidir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Kimse O’na karışamaz ve O’nun icraatına müdahale edemez. Senin zerratını yaratan, terkibini düzenleyen Allah’tır. İnsanî hüviyeti bahşeden de yine Allah’tır (celle celâluhu). Sen bunları sana lütfeden Allah’a daha evvel bir şey vermemişsin ki, O’nun karşısında bir hak iddia edebilesin. Eğer sen, sana verilenler mukabilinde Allah’a bir şey vermiş olsaydın, “Bir göz verme, iki göz ver; bir el verme, iki el ver!” gibi iddialarda bulunmaya.. “Niye iki tane değil de bir ayak verdin?” diye itiraz etmeye belki hak kazanırdın. Hâlbuki sen Allah’a (celle celâluhu) bir şey vermemişsin ki, –hâşâ ve kellâ– O’na adaletsizlik isnadında bulunasın. Haksızlık, ödenmeyen bir haktan gelir. Senin O’na karşı ne hakkın var ki, yerine getirilmedi de haksızlık irtikâp edildi!
Allah Teâlâ Hazretleri seni yokluktan çıkarıp var etmiş; hem de insan olarak… Azıcık dikkat etsen; senin dûnunda birçok mahlukat var ki, onlara bakıp nelere mazhar olduğunu düşünebilirsin.
2. Cenâb-ı Allah, bazen insanın ayağını alır; onun karşılığında ahirette pek çok şey verir. Ayağını almakla o kimseye aczini, zaafını, fakrını hissettirir. Kalbini Kendisine çevirtip, o insanın duygularında inkişaf başlatırsa çok az bir şey almakla, pek çok şeyler vermiş olur. Demek ki zâhiren olmasa bile hakikatte bu ona, Allah’ın lütfunun ifadesidir. Tıpkı şehit edip ona Cennet vermek gibi…