Ancak, bu suçları işlemiş olsalar bile, eğer suçlular tevbe ederlerse, bu cezaların hiçbiri tatbik edilmez. Onlar hakkındaki dava, şahsî hukuk davasına dönüşür. Yani, yakını öldürülen ya da mallarına zarar verilen insanlar, isterlerse onları affedebilir ya da cânilere kısas uygulanması ve zararlarının tazmin edilmesi talebinde bulunabilirler. Günümüzün hukuk tabiriyle, şikayette bulunabilir ya da şikayetlerini geri alabilirler. Diğer bir ifadeyle, kasden adam öldürmenin dünyadaki cezası kısastır. Öldürülenin vârisleri kısastan vazgeçip diyet almakla iktifa edebilirler; dilerlerse bunu da bağışlayabilirler. Fakat, böyle büyük bir cürmün ahiretteki cezası, –şayet kâtil daha sonra tevbe edip ilahî rahmete ve Allah’ın fazlına nâil olamazsa– ebedî cehennemdir.
Böyle bir cinayetten dolayı ebedî azap çekmek zâhiren çok büyük bir ceza gibi görünüyorsa da, aslında işlenen günah da çok büyüktür. Zira, yeryüzünde fesat çıkarmayan, haksız yere kan dökmeyen ve kendi kanını heder edecek bir bozgunculuk yapmayan bir insanı öldüren kimse, bütün insanları öldürmüş gibi kabul edilir. Çünkü böyle bir kâtil, Cenâb-ı Hak tarafından bahşedilen yaşama hakkını gasbetmiş, suçsuz insanların kanlarının haramlığı kaidesini çiğnemiş ve böylece çirkin bir işe ön ayak olmuş, bu konuda başkalarına da yol açmış ve cesaret vermiş olur.
Ayrıca, bir câni, sadece bir insanı bile suçsuz yere öldürse, bu cinayet onun karakterini ortaya koyar; onun kan dökebilir ve adam öldürebilir bir yapıda olduğunu gösterir. Pratikte bir kere cinayet işleyen bir insan, potansiyel olarak bütün insanları öldürebilecek bir karakter taşıyor demektir ve artık o, umumi hüviyeti itibarıyla bir câni ve bir kâtildir. Dolayısıyla, bir kere o öldürücü günaha girdikten sonra, bir başka insanı öldürmek onun için ilkinden zor değildir; hele böyle birkaç cinayetin akabinde adam öldürmek ona sıradan bir iş gibi gelecektir. İşte bu mülahazayla, suçsuz bir adamın canına kıyan mücrime bütün insanları öldüren bir kâtil ve bir câni nazarıyla bakılabilir.