İçeriğe geç

Hasbî İnsan

İşte, merhum Mehmet Özyurt Hoca’yı da bu mefkure kahramanlarından biri olarak tanımıştım. 1945 doğumlu olan Mehmet Hoca, nezih bir çevrede yetişmiş ve daha yedi yaşında hafızlığını tamamlamıştı. Askere gidene kadar dinî ilimler tahsili yapmış; daha sonra da ilk, orta ve liseyi bir-iki yıl gibi kısa sürede dışarıdan bitirmişti. O, Yüksek İslam Enstitüsü sınavlarını kazanıp 1976 yılında Bornova’daki Büyük Cami’ye imam olarak tayin edildikten sonra ben de aynı camide vaiz olarak vazifeye başlayınca onunla tanışmak nasip olmuştu.

Mehmet Hoca’da çok farklı kemâlât emareleri gördüm. Öyleki, ondaki kemâlâtı her yâd edişimde Alvar İmamı ismiyle maruf Muhammed Lütfî hazretleri ile muhterem pederi Hüseyin Efendi’nin Hâcc Muhammed Pir-i Küfrevî Hazretleri’ni ziyaret edişleri aklıma gelir. Alvar İmamı ve muhterem pederleri, Pir-i Küfrevî hazretlerinin feyz dolu huzuruna çıkar; onun sohbetleriyle müşerref olurlar. Hazreti Pir, baba-oğul bu Hak dostlarına çok iltifatta bulunur ve dahası onları kendi halifeleri olarak tayin eder. Hazreti Pir’in mollaları bu durumdan rahatsız olur; hatta hafif bir kıskançlık tavrına girerler. Gece yarısı birden bire mollaların kaldığı odanın kapısı açılır; Hazret kapının sövelerini yerinden sökecekmiş gibi tutar ve “Mollalar, mollalar! Muhammed Lütfî efendinin ve muhterem pederinin bana ihtiyaçları yoktu, ruhlarındaki kemâlât ve fazilet onları buraya getirdi” der. İşte, Mehmet Hoca da Antakya’dan gelip İzmir’de İlahiyat okurken fakirin hiçbir dersini kaçırmamıştı; hep halkada bulunmuş, kamilâne bir hâl ve edeple dersi dinlemiş, bir kere olsun bilgiçlik tavrı sergilememiş ve varlığını hissettirme çabasına asla girmemişti. Oysa ki, ufku itibarıyla o derslere çok ihtiyacı yoktu ama merhum, yüksek karakterinin gereği olarak kitabı elinden hiç düşürmemiş ve senelerce bizimle beraber satır satır ders takip etmişti.

Mehmet Hoca, Bornova’daki caminin yakınında bir ev tutmuştu. Her Cuma günü yemek hazırlar, İzmir dışından vaaz dinlemeye gelen insanları kendi evinde misafir ederdi. Yemek vesilesiyle bir de orada bazı hakikatlerin anlatılmasına zemin hazırlardı. O camide vaaz ettiğim sürece hutbeyi de hep bana bırakırdı. Bir gün, bazı şeylerden rahatsız olup da kürsüden indiğimi ve minbere de çıkmadığımı görünce Cuma hutbesini kendisi okumuş ve sözlerini evirip çevirip benim üzülmeme getirmiş, hissiyatımı tam paylaşarak duygularımı seslendirmiş, cemaate sitem ederek “Üzdünüz Hocamı” diye inlemişti.

61