Bir düşünün şu fizikî âlemler kaç milyon sene önce var edilmiştir. Bazı natüralistler trilyon, belki katrilyon sene diyeceklerdir. Şimdi kentrilyon hatta bin kentrilyon sene olsa dahi şu fizikî âlemler yine hâdis, yine hâdis, yine hâdistir. Hazreti Allah (celle celâluhu) ise ezelîdir. Ezel ve Ebed Sultanı Hazreti Vacibü’l-Vücud, Zât-ı Sübhanîsini Kendinde, ef’âl ve icraat-ı sübhaniyesinde hep temâşâ ediyordu.
Hem Allah (celle celâluhu) her şeyi maddeden, atomdan, partikülden yaratmamıştır. Bir hadis-i şerifte toprak, su, hava, ateş mürekkeplerinden evvel arş-ı rahmetin bir “amâ” üzerinde olduğu beyan buyuruluyor.4 İşte keyfiyeti bizce meçhul, arş-ı rahmet “amâ” üzerinde olduğu zamanda da Allah (celle celâluhu) kendisi için Kendisini, azamet-i sübhaniyesini, kudret-i mutlakasını, meşîet-i nâmütenâhîsini, ilm-i muhitini temâşâ ettiği aynalar vardı. Peki, nedendi onlar? Partikülden miydi, iyondan mıydı, eterden miydi, eter altı şeylerden miydi, bilemiyoruz. Madem hakikî hakaik-i eşya esmâ-i ilâhiyeden ibarettir ve hakaik-i eşya bu fizikî âlemlerden ibaret değildir. Dolayısıyla o aynalar her ne ise, onların bütününün hakikatleri de esmâ-i ilâhiyeden ibarettir. Aynı hususu ahiret âlemi için de düşünebiliriz. Meselâ orada ölüm yok. Hâlbuki görüyorsunuz atomlar dünyasında varlıklar doğuyor, büyüyor ve ölüyorlar. Var olmakla beraber yıpranma da beraberinde geliyor. Öte tarafta ise yıpranma, aşınma olmuyor. Demek ki orada kullanılan şey her ne ise –isterseniz siz ona, madde altı, altının altı veya madde üstü, üstünün üstü deyin, ne derseniz deyin– ahiret için kullanılan o eşya tamamen farklı. İşte Allah (celle celâluhu), nezd-i ulûhiyetinde Kendine tahsis buyurduğu ve isti’sâr sözcülüğüyle ifade edilen esmâ-i sübhaniyesiyle o âlemlerdeki eşyanın hakikati sayılabilecek şeyleri yapmıştır/yapmaktadır.
Dipnotlar
- 4 Tirmizî, tefsîrusûre (11) 1; İbn Mâce, mukaddime 13; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/11-12.