O hâlde esmâsıyla malum, sıfatlarıyla muhat, künhü nâkabili idrak, mevcud u meçhul o Zât hakkında bir şey söylenebilecekse, ancak bütün esmâ-i ilâhiyeyi bir noktaya teksif ederek, hepsinin aydınlığında, bütününün ifade ve ifaza ettiği mânâ ve mazmun çerçevesinde bir şey söylenebilir. Hani nasıl ki, esmâ-i ilâhiye hakkında eser telif edenlerin çokları, müstakillen zikredildiklerinde Zât-ı Ulûhiyet’in münezzeh, mukaddes ve mübecceliyetine münasip düşmeyen ve edebe münâfi görünen esmâ ile zikredilmesini uygun görmemişlerdir. Meselâ; “Kullarından dilediğini değişik hikmetlere binaen sıkıntı ve meşakkatlerle derdest eden, bir yönüyle demir bir pençe içine alan, onun içinden gönül ferahlığını alıveren” gibi mânâlara gelen “el-Kâbız” ismini müstakillen değil de, “Kâbız u Bâsıt” diyerek peşi peşine beraber zikredilmesini tavsiye etmişlerdir. Aksi takdirde Zât-ı Ulûhiyet hakkında nâkıs bir ifadede bulunulmuş, O’na karşı saygısızlık irtikâp edilmiş olur, demişlerdir. Aynen öyle de ulûhiyet hakikatinin doğru okunup doğru yorumlanmasında inhirafa düşmemek için bütün isimlere mahrutî/bütüncül bir nazarla birden bakılması gerekir.
Kimseye Bildirilmeyen Esmâ-i Sübhaniye
Kaldı ki Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) sıkıntı ve problemlerle karşılaşıldığında, keder ve tasaya maruz kalındığında okunmasını tavsiye ettiği bir duada esmâ-i ilâhiyenin bütününün bize bildirilmediğini haber vermiştir. Hatırlayacağınız üzere o duada Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmaktadır: