İçeriğe geç

Şimdi isterseniz bu mücerret hususu, esmâ-i hüsnâ mevzuuyla irtibatlı olarak bir nebze açmaya çalışalım. Daha önce de değişik vesilelerle ifade edildiği üzere Cenâb-ı Hakk’ın güzellerden güzel isimleri diye ifade edebileceğimiz esmâ-i hüsnâ, ulûhiyet hakikatini “mahiyet-i nefsü’l-emriyesi”ne uygun bilme adına sırlı birer anahtar gibidir. Hâlbuki insanın kendi aklıyla, sadece tekvinî emirleri okumak suretiyle o esmâ-i sübhaniyeyi tanıyıp bilmesi mümkün değildir. Evet, Cenâb-ı Hak, vahiyle bize esmâ-i hüsnâyı bildirip tanıtmasaydı, bizler sırf ef’âl âlemine bakarak o isimlerin hakikatine kat’iyen ulaşamazdık. Ayrıca ulûhiyet hakikatinin doğru okunup doğru anlaşılması adına esmâ-i hüsnânın bütününün birden nazara alınması; alınıp esmâ-i hüsnânın iktiza ettikleri ahkâmın tenâsübünü muhafaza edilmesi çok önemlidir. Hatırlarsanız Üstad Hazretleri de, Yirmi Beşinci Söz’de Kur’ân’ın i’caz yönlerini anlatırken bu mevzu üzerinde durmuş ve; “Kur’ân, bütün esmâ-i hüsnânın iktiza ettikleri ahkâmları cem’etmiş, o ahkâmın tenâsübünü muhafaza etmiş. Hem rubûbiyet ve ulûhiyetin şuûnâtını kemâl-i muvazene ile cem’etmiştir. İşte şu muhafaza ve muvazene ve cem’, bir hâsiyettir. Kat’iyen beşerin eserinde mevcut değil ve eâzım-ı insâniyenin netâic-i efkârında bulunmuyor.”2 diyerek bu hususa dikkatleri çekmiştir.

165