ve ulaşmıştır. Buna mukabil, kibir, zulüm, inhiraf ve körü körüne taklit kıskacında yaşayanlar ise var olma lütfunu sezemedikleri gibi ikinci ihsan ve ikram konusunda da –şart-ı âdi planında iradelerine bağlı olarak– kendi körlük, sağırlık ve kalbsizliklerine takılıp kalmış ve “Ona bir melek indirilseydi de O’nunla beraber o da inzarda bulunsaydı.”36 diyerek temerrüt göstermiş ve bütün bütün ufuklarını karartmışlardır.
Peygamber göndermek ve gönderilecek şahsı belirlemek Allah’a ait umûr-u âliyedendir. Bu itibarla da O’na bakan her iş ve icraat “Her işte hikmeti vardır / Abes fiil işlemez Allah.” (İbrahim Hakkı) mantığına bağlanmalı ve sonra da aklın idrak ufku ölçüsünde O’nun hikmetleri aranmalıdır. Aslında gönderilecek elçinin bizden biri olması; hayat buutları itibarıyla duyduklarımızı duyması, bizim hoşlandıklarımızdan zevk alabilmesi, her türlü elem ve lezzetlerimizi paylaşabilmesi, zaruret saydıklarımızı ve ihtiyaçlarımızı ruhunda hissedebilmesi, hedef kitle ve muhataplarının yüklenmesi gerekli olan sorumlulukları onun da yüklenmesi, arkasından gidecek kimseler için taklit, daha doğrusu ittiba edilir olması.. hâsılı, her zaman Hak mesajlarının semavîliği içinde arzîliğini de temsil edebilmesi gibi önemli hikmet ve maslahatlardan söz etmek mümkündür; ama biz yine de “Bu işin iç yüzünü ancak Allah bilir.” der, “fe lillâhi’l-huccetü’l-bâliğa” hakikatine inkıyadımızı yeniler ve o “Alîm u Hakîm” karşısında sükûtu en büyük hikmet sayarak, dilimizi kalbimize bağlayıp temkin murakabesine dalmayı yeğleriz.
Ancak bütün bu hususiyetlerine rağmen unutulmaması gerekli olan bir şey daha var ki o da enbiyâ ve mürselîn-i kiram efendilerimizin de tıpkı bizim gibi birer beşer olmalarıdır. Evet onlar da bizim gibi beşerdirler; en önemli vasıfları
Dipnotlar
- Furkan sûresi, 25/7