İçeriğe geç

dehşetten kalaka yürür, haşyetle iki büklüm olur ve kendi kendine, “Rabbin kelimelerini yazmak için denizler mürekkep olsaydı, hatta ona bir misli daha ilâve edilseydi, denizler bitip gidecekti ama O’nun (teşriî ve tekvînî emirleriyle alâkalı) kelimeleri bitmeyecekti.” diye mırıldanır. Kur’ân, işte bu tükenmez kelime hazinelerinin altın anahtarı, iman da bu esrarlı anahtarın dişleri ya da şifreleridir. Ben, bu anahtar ve bu şifreleri elinde bulunduran birinin kâinat, eşya ve insanla alâkalı temel meselelerde başka bir şeye ihtiyaç duyacağına ihtimal vermiyorum.

Kimse, benim, bu perişan sözlerimle Kur’ân’a methiye düzdüğüm vehmine kapılmamalıdır. Evvelâ, ben kim oluyorum ki O’nu methedeyim.

Onu vasfederse vasfeder Hazreti Vassaf;

Dün ve bugün melekûtta ruhanîler saf saf.

Bir ta’zim ederler ki O’nu, sanırsın tavaf.

O’ndaki bu harikulâde mazhariyetleri mücerret söz cevherleri açısından göremeyenler çıkabilir; ancak vicdanlarını kullananların, hiçbir zaman yanılmadıkları da açıktır. Hele bir de şimdiye kadar O’nun cihan çapındaki o müthiş tesirine bakabilmişlerse...

Evet Kur’ân, yeryüzünü şereflendirdiği o ilk dönemde, hem ruhlarda, hem akıllarda, hem de gönüllerde tasavvuru imkânsız öyle bir tesir icra etmiştir ki O’nun o ışıktan atmosferinde, yeniden hayata uyanan nesillerin mükemmeliyeti, O’nun hakkında başka mucizeye ihtiyaç bırakmayacak ölçüde bir harikadır ve bu insanların, dinleri, diyanetleri, düşünce ufukları, ahlâkları, kulluk esrarına vukufları ve mârifetleri açısından benzerlerini göstermek de mümkün değildir. Doğrusu Kur’ân, o çağda, sahabe unvanıyla öyle bir nesil yetiştirmiştir ki bu nesil meleklerle eş değerdedir dense mübalâğa edilmiş

389