muhatab-ı zîşânı, bütün peygamberlerin efendisi, o Furkan-ı Zîşân da bütün semavî, gayri semavî kitapların sultanıdır.. öncekiler, O’nun gelip geçeceği yollara işaretler koymak ya da bayraklar dikmek için gelmişlerdir; sonrakiler de –biraz da kendi ruhlarının desenine göre– O’na şerh, haşiye ve dipnot düşmek için... eskiler, misalî fotoğraflarında, yeniler de O’nun vücudî resimlerinde, meydana getirdiği büyük tesir ve inkılaplarda O’nu görmüş, O’nu tanımış ve O’na “Söz Sultanı” diyerek saygıyla dillerini yutmuş ve karşısında el pençe divan durmuşlardır. Kur’ân, değişik dalga boyundaki ışık ve renklerini yeryüzüne salarken, kadirşinas ruhlar da gözlerini ondan hiç ayırmamış ve bütün gönülleri ile O’na yönelmişlerdir.. evet O, bir çağlayan gibi göklerden gönüllere boşalırken, hüşyar sineler de bağırlarını O’na açıp, damlasını bile zayi etmemeye çalışmışlardır.
O, bir hamlede en kuytu yerlere bile sesini duyurmuş ve şerare yapan bütün uğursuz hırıltıları bastırmış.. ön yargılı olmayan her düşüncede kevser çağıltıları duygusu uyarmış.. ve fethettiği sinelerde hicran ateşlerini söndürerek, bütün ruhlarda vuslat arzu ve ümidini coşturmuştur. Sopsoğuk tabiatlar O’nunla hararetlenmiş, ebet arzusuyla yanıp tutuşan gönüller de O’nunla serinlemişlerdir.
Her yeninin eskiyip partallaştığı, her tazenin sararıp renk attığı şu fâni dünyada, her zaman rengârenk ve taptaze kalabilen bir şey varsa, o da Kur’ân’dır. Evet O, indiği günden beri, onca muhalif rüzgâra, beklenmedik soğuğa, buza ve vakitsiz yağan kara, yer yer sertleşen atmosfere, değişen şartlara rağmen hep orijinini koruyup semavî kalabilmiş tek kitaptır. Bundan dolayıdır ki Kur’ân, ne zaman kendi lisanıyla heyecan köpüren sinelerden yükseliverse, ruhlarımızda âdeta semadan henüz inmiş bir ilâhî sofra ve Cennet’ten gelmiş bir demet turfanda hurma hissini uyarır; ne zaman O, özündeki