İçeriğe geç

İmam Rabbânî, Hindistan’da zuhur ettiğinde, bütün dinleri birleştirme gibi Hint felsefesinin tesiriyle ortaya çıkmış bir sürü cereyanla karşı karşıya kalıyor ve bir taraftan bu bâtıl akımlarla mücadele ederken, diğer yandan da bu cereyanların bir kısmının temsilcisi bulunan Ali Ekber Şah’ın oğlu Âlemgir’e el atıyor ve Budaların, Brahmanların ülkesinde yıllar ve yıllar boyu Müslümanlığın sesi ve soluğu hâline geliyordu.

Tâbiîn devrine baktığımız zaman, derin bir zühd ve takva hareketi görürüz: Ebû Hanife, Esved, Alkame, Süfyan-ı Sevrî, İbrahim Edhem ve Bişr-i Hafî gibi derinleştikçe derinleşenlerin devridir bu devir. Sonra bir dönem gelir, o dönemde tarikatler uf’ûlelerini (fonksiyonlarını) eda eder ve gönüllere sonsuzdan meşaleler yakar ve yığınlarda ebediyet düşüncesi mayalar.

Bizim devrimizde ise manzara cidden korkunçtur. İmanda tahkik bağları çözülmüş, gelişen ilimler küfre götüren birer yol hâline gelmiş; fizik, kimya, tıp, biyoloji vb. inkâra vesile yapılmış ve âdeta Allah’ın kudret ve iradesiyle yazdığı kâinat kitabı, Kelâm’ından gelen şeriatıyla zıt gösterilmeye çalışılmış ve bütün hakikatler ters gösterilmiştir. Böyle bir devirde verilen mücadele de, pek tabiî ki günümüzdeki yanlışlıkları giderici ve günümüzün dertlerine derman olucu evsafta olmalıydı.. ve öyle de oldu.

202