İçeriğe geç

5. İrşad ve tebliğ, farzlar ötesi farz mesabesindedir

Bu vazife her ne kadar ‘müeyyidat’tan sayılmışsa da, günümüzde kazandığı farzlar ötesi farz keyfiyetiyle, her mü’mine terettüp etmektedir. Bu vazife yapılmadığı takdirde, işlemeyen çok şeylerle beraber şahsî farzlar da terke uğrar. Bu mübarek vazife, farz-ı kifaye olduğu dönemlerde bile, herkesin müsabaka yaparcasına uğrunda koştuğu bir farz-ı kifaye idi.

6. Dine hizmet, belli şahıs ve zümrelerin inhisarına bırakılamaz

Bu vazife, belli şahıs veya zümrelerin inhisarına bırakılamaz. Nasıl olsa sahip çıkanlar var deyip, bu vazifeyi üzerinden atmaya çalışan bir mü’minin kalbinin iman ve Kur’ân adına atıp atmadığından şüphe edilir…

7. Gaye, Allah’ın (celle celâluhu) rızasını kazanmaktır

En birinci hedef ve gayemiz, başka hiçbir şey değil, sadece ve sadece Allah ve Resûlü’nün anlatılması, sevdirilmesi ve davranışımızda Allah’ın rızası ve hoşnutluğunun aranmasıdır. Buna ihlâs ve samimiyet de diyebiliriz. Allah rızası gözetilmeden yapılan irşad ve tebliğ, ruhsuz ceset gibidir. İç derinliğimiz, murâkabemiz ve Rabbimizle kavî bir münasebetimiz yoksa zaten müessir de olamayız. Evet, Allah rızası istikametinde “Rabbimi ve Nebisini anlatıp, sevdiremeyeceksem, benim için toprağın altı üstünden daha iyidir.”

8. Bu vazifede temel şart, dertli ve sancılı olmaktır

Evet, dertliler dertlisi Peygamberimiz ve O’nun sahabesi gibi çile ve ızdırap çekmiyor; bir iş, bir ticaret, bir makam adına katlandığımız sıkıntılar kadar olsun o uğurda bir sıkıntıya katlanmıyor, katlanamıyor ve “Kime, nerede, nasıl Rabbimi anlatabilirim?” düşüncesiyle sancı çekmiyor, hafakanlara girmiyor; yerinde evimizin yolunu şaşıracak kadar o işin mecnunu olamıyorsak, bu takdirde zaten müessir olmamız imkânsızdır.

9. Bu vazifenin bir diğer esası, hâl ve kâl vahdeti, yani söz ve amel birliğidir

197