Evet, Sıddîk-i Ekber’e büyük bir iş düşüyordu. O esnadaki mevcut atmosferi değiştirecek ve yepyeni bir akım hâsıl ederek, orada Bâki kimdir fâni kimdir, onu anlatacaktı. Ama daha önce Efendimiz’in hane-i saadetine uğrayarak mübarek nâşa yaklaştı ve eğilip O’nun mübarek yüzünü öptü. Ne tertemiz dudaklar ki, o tertemiz alına değiyor ve değerken de şöyle diyordu: “Sen bir kere öldün bir daha ölmeyeceksin, mevtin dahi hayatın kadar temiz ve güzel!” Daha sonra mescidin içine giriyor; perişan ve yıkılmış sahabe topluluğunu yarıp geçiyor, minbere çıkıyor ve o muhteşem hutbesini irad ediyor. Sonunda da herkesi içinde bulunduğu uykudan uyaracak şu âyet-i kerimeyi okudu: وَمَا مُحَمَّدٌ إِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ“Muhammed, ancak bir peygamberdir. O’ndan önce de nice peygamberler gelip geçti.”3
Sahabe o anda birdenbire uyanıp kendine geldi. Çünkü peygamber gitmiş vahiy de sona ermişti. “Acaba bu âyet yeni mi nazil oluyor?” diye düşünüyorlardı. Hâdisenin dehşeti Kur’ân’da böyle bir âyetin bulunduğunu sahabeye unutturmuştu. Güneşler Güneşi’nin üfûl edeceğini, ayın batacağını o âna kadar akıllarından bile geçirmemişlerdi…
Âyet: “Muhammed sadece ve sadece Allah’ın elçisidir, çok şereflidir. Çünkü Ezel ve Ebed Sultanı’nın Yaver-i Ekrem’idir. Ondan evvel çok peygamberler gelip geçti. O, vefat etse veya öldürülse, şehit olsa, girdiğiniz gibi ökçelerinizin üzerinde dönüp gerisin geri mi gideceksiniz, içine girdiğiniz dini terk mi edeceksiniz?”4 diyordu.
Dipnotlar
- 3 Âl-i İmrân sûresi, 3/144.
- 4 Âl-i İmrân sûresi, 3/144.