İşte mü’min نَعْبُدُ derken bunları duyar ve bunları düşünür. Bu bir küçüklük değil, insanın gerçek büyüklük yolunu sezmesinin ifadesidir. Bizler, “Muhammedün abdühü ve Resûlühü” derken bu sırra parmak basıyoruz. Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’ın kulu ve resûlüdür. O, önce kuldur ve kulluğu devam eder. Allah Resûlü, peygamberlik gelmeden evvel kuldu, peygamberlik geldi, kulluğu devam etti. Vefatıyla peygamberlik gitti ama O yine Allah’ın kuluydu. İşte biz Allah’a karşı نَعْبُدُ derken bu şekilde bir kulluk kastediyoruz.
Evet, hürriyetimizi dünyaları verseler başkalarına vermeyiz. Allah’tan gayrısı için esareti kabul etmeyiz. O’ndan gayrısı için ne kulağımıza halka, ne de boynumuza tasma takmayız. Ancak bizi yaratan, sonra da varlığını vicdanlarımıza duyuran Allah için, bin canımız ve başımızdaki saçlarımız adedince başımız olsa, seve seve hepsini feda ederiz. O’nun uğrunda bütün korkulara göğüs gerer, O’nun yolunda bütün başka sevgileri feda ederiz. Her şeyi kaybettiğimiz zaman O’nu kazanacağımız için de, bütün bunları iştiyakla yaparız. O’nun için feda olmayı cana minnet bilir, vücud-u Hak için ter içinde, gözü yaşlı, sinesi buğu buğu Hak sevgisi ve Hak saygısıyla yaşamayı Cennet hayatına tercih ederiz.
İşte bizler, böylesine coşkunluk, içtenlik, samimiyet ve ihlâsla, dağlara yüklenseydi onları paramparça edecek bir vazifenin altına giriyoruz ki, إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنْسَانُ âyeti9 de bunu ifade ediyor. Dağ, taş bu emaneti götürecek keyfiyette değildi. Onlara bu emanet teklif edildiği zaman kaçındılar ve “götüremeyiz dediler”.
e. İbadet ile İstiâne Arasındaki Münasebet
Dipnotlar
- 9 Ahzâb sûresi, 33/72.