Bizler, ta Mustafa Reşit Paşa’dan Mithat Paşa’ya, ondan Genç Osmanlılar’a, onlardan da İttihatçılara kadar kat’iyen bunları düşünememiş; kendi insanımızı hep, Fransız, İngiliz, Alman gibi mütalâa etmiş ve onlardan aldığımız düşünce sistemlerini tıpkı konfeksiyon elbise gibi, milletimizin başına geçirmek istemişizdir.
Tanzimat ve onu takip eden dönemlerdeki ferman ve kanunnâmeler hep bu anlayış içinde hazırlanmış, hazırlanırken de “Düvel-i muazzama”ya şirin görünme hedeflenmiş.. ama kat’iyen toplumumuzun temel yapısı hesaba katılmamış.. bu ferman ve kanunnamelerin getirdikleri, götürecekleri hiç mi hiç düşünülememişti. “Gülhane Hatt-ı Hümayûn”u bin bir tantana ve debdebe ile okunurken, halk kitleleri şöyle dursun, bu tumturaklı kelimelerden, cümlelerden devlet ileri gelenleri bile pek bir şey anlamamışlardı.
Şayet Üçüncü Selim’den bu yana gelen devlet adamlarımız, çeşit çeşit ıslahat fermanları adı altında millet ve ülkenin geleceğiyle alâkalı planlar teklif ederken, dinî, değerlerimizi ve millî kültürümüzü muhafazada da biraz olsun hassasiyet gösterebilselerdi, şimdiye kadar milletçe bir hayli mesafe almış olacaktık. Ama her ıslahat döneminde bu cihet hemen hemen hep kulak ardı edildi ve zaten anomali doğan Tanzimat ve Meşrutiyetlerin de doğmalarıyla ölmeleri bir oldu.
Islahat hareketlerine başladığımız o günlerde, bizimle beraber yola çıkan milletler, bugün maddî terakkinin zirvelerinde dolaşıyorlar. Bunun sırrını keşfetmek için oturup uzun uzadıya düşünmeye lüzum yok. Dün, ülke içinde mesailerini tanzim edip mükemmel bir iş bölümü yapabilenler, belli bir ölçüde de olsa, kendi aralarında emniyet ve güven duygusunu yaygınlaştıranlar, millî ve tarihî değerlerini koruyabildiklerince koruyanlar bugün birer millet oldular. Akıbeti ümit vaad edici olmasa bile, birer millet…