İçeriğe geç

Günümüzün, insan inleri sayılan; hodgâmlık, kıskançlık, ahmaklık, bunaklık yatağı; aldanan ve aldatan kalblerin mahbesi, yıkılıp gitmiş emellerin mezarı; sönmüş aşkların, imanların, ümitlerin makberi.. konuşmaları istendiği yerde suskunlaşanların, sükutları arzu edilen yerde usandıracak kadar konuşanların ve bu zararlı sükutları, dengesiz konuşmaları, acı lâubalilikleri, gafilce tavırlarıyla iyilik deyip şer işleyenlerin, “dışı süs, içi pis, sûreti menûs, sîreti mâkus…” barınaklarına bedel; bin bir aydınlık içinde Cennet yalılarından kopup gelmiş, her türlü dert ve sıkıntılardan arındırılmış, bütün sefaletlerden temizlenmiş; maddiyatı mânevîyata dayalı, malzemesi öteler damgalı; ruhların rüyaları kadar uzun, renkli ve bereketli; içinde imanın, aşkın yankılanıp durduğu mâbedler kadar derin, görkemli ve her biri birer melek otağı olan o günün mübarek haneleri tıpkı birer şiir, birer hülya birer mûsıkî iklimiydi. Geçmişin bahtiyar nesilleri, bu ışıktan hanelerin gölgelerinde, bütün bir tabiat ve hilkatin kaderini duyup hissediyor; hayret ve hayranlıklarla kendilerinden geçiyorlardı.

Aradan bunca zaman geçmiş olmasına rağmen, insan, o günün mânâ, büyü ve nefesleriyle, hülyalarımıza kadar sinip varlığımızla bütünleşen evleri arasında veya sokaklarında gezerken, çevredeki binaların birer birer mâbedleştiğini, hislerin bütünüyle uhrevîleştiğini, hayatın tamamen rüyalaştığını duyup hissetmekte ve âdeta cihan ötesi âlemlere ulaştığı hissine kapılmaktadır.

36