Aslında, günümüzün takdir bilmezleri gibi bizler de muhteşem medeniyeti, üst üste zelzelelerle, enkaz yığını hâline geldikten sonra idrak edebildik. Bizler ve onlar, bu harika dünyayı; onun sihirli nizamları ve baş döndüren intizamları hüküm sürerken.. yani bağları henüz bozulmadan, çiçekleri solmadan, ormanları yanıp kül olmadan, toprakları erozyonla akıp akıp gitmeden; küheylanları çatlamadan, süvarileri Mehlikâ Sultan’a tutulmadan, gaza bâğîlik sayılmadan, gaziler sarhoş edilip mehter müzeye kaldırılmadan, kösler susmadan, gözler hakikate kapanmadan, güneşler batıp her yanı karanlıklar basmadan, akan çaylar kesilmeden, çeşmelere cıva akıtılmadan; ilâhîler susmadan, ilâhîlik söndürülmeden; her yer mezar hâline getirilmeden, mezarlar mezbeleliğe döndürülmeden.. hâsılı, her şey kıvamında iken görüp seyredemedik.
Dün milleti arkasına alıp zirvelerin zirvesinde gezdirenler, torunlarının başlarına gelecek şu üst üste felaketlerin en küçüğüne dahi ihtimal vermiyorlardı. İhtimal vermek şöyle dursun, onu rüyalarında görmeye dahi tahammülleri yoktu. Bunda da haklıydılar, zira; dünyaya hükmedecek güçleri, cihanla hesaplaşacak inanç ve imkânları buna yetecek mahiyetteydi. Ama işte onlar ve işte acı-tatlı hatıraları..!
Günü gelince herkes gidecek! Koca dağların yerinden oynadığı bir dünyada, küçük tepelere ebedî saltanat vehmetmek aldanmışlıktır. Evet gelen herkes gidecek; ama kimileri şanlı soyumuz gibi gönüllerimizde en tatlı hatıralar bırakıp öyle gidecek; kimileri de milletin zihninde bir mülevves yâd olarak…