Bizler, öteden beri, içimizdeki azınlıklara adaletle davrandık. Onların haklarını görüp gözettik. Eşit muamelede bulunduk ve kendi vatandaşlarımız gibi hür ve her türlü kayıttan âzâde yaşamalarını temin ettik. Tarih, bütün bunlara en sadık şahittir. Onlar ise, içlerindeki soydaşlarımızı, dindaşlarımızı daima ezdi, daima esir muamelesi yaptı, daima hicret ettirme yollarını araştırdı; hatta, dinlerini, dillerini, yurt ve yuvalarını terk etmeye zorladılar. Bu durum ise, gelecekte, hem Allah’ın rahmet ve adaleti, hem de mütereddit ve mütehayyirlerin tercihleri adına bizim dünyamız için avantaj demektir.
Beşer var olduğu günden bu yana, değişik bir kısım ilâhî prensipler vardır ve öyle inanıyoruz ki, bu prensiplere göre çok yakın bir gelecekte bütün zalimler cezalarını görecek; bütün mazlum, mağdur ve mahkûmlar da yeni bir dünyaya uyanacak ve ebedî mutluluğa ereceklerdir.
Evet, zulüm üzere hayatlarını sürdüren Babil’deki Nemrutlar, Mısır’daki Firavunlar, Roma’daki Neronlar ve Asya’daki Moğollar günü gelince târumâr oldukları gibi, bugün, dünyanın dört bir yanında inançlı insanlara zulüm eden modern firavunlar da mevsimi gelince yerle bir olacaklardır. Aslında daha şimdiden, pek çoğu çekilip gitmeye, arkada kalanlar da bozgunun hızını kesme hesabıyla meşgul olmaya başladılar bile.
Allah’ın oldurduklarını kimse önleyemez; O’nun soldurduklarını da kimse canlı tutamaz. O bir şey murad buyurunca, bir lahzada sebeplerini yaratır ve onu var eder. O, birilerinin yoluna su serpince yollar dümdüz olur gider.
Bugün bizim dünyamız, arzu edildiği seviyede ileri ve müterakki olmasa bile geri de değildir. Hele, hasımlarımızın su yüzüne çıkan düşmanlıkları, dolayısıyla da baskı ve zulümleri, bizleri daha da uyaracak ve toparlanıp her hususta çağı yakalamamızı hızlandıracaktır.