Saadeti ve bekâyı öyle Semî (her şeyi işiten) ve Kerim bir Kadir’den, öyle Basîr (her şeyi duyan) ve Rahîm bir Alîm’den istiyor ki, o Zât, en küçük canlının en gizli arzusunu, yakarışını görür, işitir, kabul buyurur ve ona merhamet eder. Yapılan dua hal diliyle de olsa cevap verir. Bunu, her şeyi görerek öyle hikmetle, merhametle yapar ki, o terbiyenin ve idarenin Semî’, Basîr, Kerim ve Rahîm bir Zât’a has olduğuna şüphe bırakmaz.
Bütün insanlığı arkasına alıp, şu yeryüzünde Arş-ı Âzama doğru el kaldırıp insanın kulluğunun özünü içeren “ubudiyet-i Ahmediye” (aleyhissalâtü vesselam) hakikati içinde dua eden, insanlığın en şereflisi, zaman ve mekânın içinde benzeri olmayan Fahr-i Kâinat (aleyhissalâtü vesselam) acaba ne istiyor, dinleyelim:
Bak! Kendine ve ümmetine ebedî saadet istiyor. Bekâ ve cennet istiyor. Hem de bunu, varlıkların aynasında güzelliklerini gösteren, Cenâb-ı Hakk’ın bütün kutsî isimleriyle istiyor, o isimlerden şefaat talep ediyor, görüyorsun. Eğer ahireti gerektiren sayısız sebep ve delil olmasaydı, yalnız o zâtın tek duası bile, Hâlık-ı Rahîm’in kudretine baharımızın yaratılışı kadar hafif gelen cennetin var edilmesine vesile olurdu.
Evet, baharda yeryüzünü bir mahşer haline getiren, ölümden sonra
Dipnotlar
- Peygamber Efendimiz’in kulluğu.
- Fahr-i Kâinat: Kâinatın iftihar vesilesi.
- Haşiye: Evet, ahirete nispeten gayet dar bir sayfa hükmünde olan yeryüzünde had ve hesaba gelmez harika sanat numunelerini, haşir ve kıyametin misallerini göstermek ve üç yüz bin kitap hükmündeki muntazam eserleri, o tek sayfada hatasız yazıp işlemek, elbette geniş ahiret âleminde güzel ve muntazam cennetin yaratılmasından daha zordur. Evet, cennet bahardan ne kadar yüksek ise bahar bahçelerinin yaratılması da cennetin yaratılmasından o derece zor ve hayret vericidir, denilebilir.