İçeriğe geç

gördüklerinden ve rüyadaki gibi, gördüklerini kendileri tabir edip hüküm verecek durumda olmadıklarından söyledikleri kısmen yanlıştır. Rüyadaki adam rüyasını tabir edemediği gibi, şu kısım keşf ve şuhûd ehli de o haldeyken gördüklerini kendileri tabir edemezler. Onları tabir edecek olan, “asfiya” denilen, peygamber varisi ve hakikati delilleriyle bilen zâtlardır. Elbette o kısım şuhûd ehli de asfiya makamına çıktıkları zaman, Kitap ve Sünnet’in irşadıyla yanlışlarını anlar, düzeltirler ve düzeltmişlerdir.

Şu hakikati izah edecek bir temsilî hikâyeyi dinle:

Bir zaman kalb ehli iki çoban varmış. Tahtadan bir kâseye süt sağıp yanlarına koymuşlar. Kaval tabir ettikleri düdüklerini o süt kâsesinin üzerine uzatmışlar. Biri “uykum geldi” deyip yatmış. Bir müddet uyumuş. Öteki çoban, yatana dikkat etmiş, görmüş ki, sinek gibi bir şey onun burnundan çıkıp süt kâsesine bakıyor, sonra kavalın içine giriyor, öbür ucundan çıkıyor ve bir gevenin altındaki deliğe girip kayboluyor. Bir zaman sonra o şey dönmüş, tekrar kavalın içinden geçerek yatanın burnuna girmiş. Çoban uyanmış, demiş ki:

“Arkadaş! Acayip bir rüya gördüm.”

Diğeri cevap vermiş:

“Allah hayretsin, nedir?”

O da anlatmış:

“Sütten bir deniz gördüm. Üstünde hayret verici bir köprü uzanmıştı. O köprünün üstü kapalı, pencereliydi. Köprüden geçtim. Bir meşelik gördüm ki, başları hep sivri... Onun altında bir mağara vardı, içine girdim, altın dolu bir hazine buldum. Acaba tabiri nedir?”

O rüyadayken uyanık olan arkadaşı demiş ki:

“Gördüğün süt denizi, şu tahtadan çanaktır. O köprü, şu kavalımızdır. Başı sivri meşelik, şu gevendir. O mağara da şu küçük deliktir. İşte, kazmayı getir, sana hazineyi de göstereyim.”

Kazmayı getirmiş. O gevenin altını kazıp dünyada ikisini de mutlu edecek altınları bulmuşlar.

İşte, uyuyan adamın gördüğü doğrudur; doğru görmüş, fakat rüyadayken kavrayışı sınırlı olduğu için onu tabir edecek vaziyette olmadığından, maddî âlem ile manevî âlemi birbirinden ayıramadığından

108