İkindi Yağmurları – Çağımızın Ehl-i Beyt ve Yezid’leri

İkindi Yağmurları – Çağımızın Ehl-i Beyt ve Yezid’leri

Bazı ulemâ, fuhûl-i ulemâ (ilim ve faziletçe emsallerinden üstün olan, önde gelen âlimler) “Esas, Ehl-i Beyt, üç kategoride mütalaa edilir.” diyorlar. (“Ehl-i Beyt” sözlük itibarıyla “ev halkı” demektir; bu tabir, genel manada, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz’in ailesini ve yakın akrabalarını tanımlamak için kullanılmaktadır.)

Bir: Doğrudan doğruya Âl-i Abâ.

(Âl (آل) aile, akraba, sülale demektir; abâ ise, uzun, geniş, önü açık bir elbisesinin adıdır. Hadis kitaplarında yer alan bir rivayete göre, Rasûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam) Ümmü Seleme’nin evinde iken, “Ey Peygamberin şerefli hane halkı, ey Ehl-i beyt! Allah sizden her türlü kiri giderip sizi tertemiz yapmak istiyor.” (Ahzâb 33/33) meâlindeki âyet nâzil olmuş. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Hazreti Ali, Hazreti Fâtıma, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin’i abâsının altına alarak, “Allah’ım, benim ehl-i beytim işte bunlardır; bunların kusurlarını gider, kendilerini tertemiz yap!” diye dua etmiş. Bu vesileyle, Efendimiz ile beraber o dört güzide şahıs “Hamse-i Âl-i Abâ” unvanıyla anılagelmiştir.)

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), üzerlerine abâsını örtüp de dua buyurduğu aile fertleri: Kendisi, Hazreti Fâtıma, Hazreti Ali, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin. Dolayısıyla, mübarek Hatice validemiz -Ayağı başımın tacı olsun!..- yoktu o gün. Fakat o da başımızın tacı… Çünkü analar anası idi. Efendimiz’e en dar gününde sahip çıkmış ve sonuna kadar da sâbit-kadem -sâbite-i kadem demek daha uygun- olmuş ve bağrını hep Efendimiz’e açık tutmuştu. Onun gidişi de bir yönüyle Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) için “hüzün senesi” (عَامُ الْحُزْنِ) olmuştu. Öyle derin bir hüzün ki, Cenâb-ı Hak, -adeta- “O hüznü, Benim Habîbimi huzuruma Mi’raç ile almak suretiyle giderebilirim!” demiş, Efendimiz’i huzuruna almıştı: “Sevgili Habîbim! Mahzun olma!.. Hatice’ni, Ebu Talip’ini kaybettin ama bak, Ben varım!” demiş, Mi’raç ile taçlandırmıştı benim Efendimi…

Mânen, kalbî ve ruhî hayatınızla, “mü’minin miracı” olan namaz hakikatiyle Allah sizi de taçlandırsın inşaallah!.. “Namazı öyle bil ki, o, mü’minin miracıdır.” diyor İmam Rabbânî. “Namaz, dinin direğidir, nurudur / Sefine-i dini, namaz yürütür / Cümle ibadetin, namaz, pîridir / Namazsız, niyazsız İslam olur mu?!.” Bu, Alvar İmamına ait, öbürü de İmam Rabbânî’ye ait. Rahimehumullah; Allah hepsine merhamet buyursun!..

Şimdi Ehl-i Beyt veya Âl-i Beyt denince, birincisi, doğrudan doğruya Âl-i Abâ anlaşılmaktadır.

İkincisi: O günkü kimseler, orta ölçekte Ehl-i Beyt sayılıyor. Öncekiler, ûlâ ölçekte, evlâ, bir numaralı Ehl-i Beyt; ehass-i havas (seçkinlerin en seçkini olan) Ehl-i Beyt. İki numaralı Ehl-i Beyt, havas (ileri gelenler, seçkinler) onlar; onlar da bütün Ashâb-ı kirâm, radıyallahu anhüm.

Üçüncü derecede, avam Ehl-i Beyt ise, onlar da Efendimiz’e yürekten bağlı olmuş, davasını bayraklaştıran bütün ümmet-i Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem). Bugün o gaye-i hayali ve o kaderi paylaşan hizmetler, o kategoriye dâhildir; üçüncü derecede Ehl-i Beyt sayılırlar onlar. Çünkü bir yönüyle Ehl-i Beyt olma, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bıraktığı mirasa sahip çıkarak, o istikamette derdi paylaşma demektir.

Efendimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) derdini paylaşmak… O (sallallâhu aleyhi ve sellem), âlem inansın diye nasıl bir ızdırap duyuyordu? Kur’an-ı Kerim’de iki yerde, لَعَلَّكَ بَاخِعٌ tabiri geçiyor. Bir yerde: لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلاَّ يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ “O insanlar iman etmiyorlar diye üzüntüden neredeyse kendini helâk edeceksin.” (Şuarâ, 26/3); diğer bir yerde ise, فَلَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ عَلَى آثَارِهِمْ إِنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِهَذَا الْحَدِيثِ أَسَفًا “(Ey Rasûlüm), o müşriklerin peşinde, bu Söz’e (Kur’ân) inanmazlarsa diye duyduğun üzüntüden dolayı kendini neredeyse helâk edeceksin.” (Kehf, 18/6) buyuruluyor. Evet, O, âlem inansın diye âdetâ ölürcesine bir ızdırap içinde yaşıyordu.

Bu açıdan, “Benim Efendim’in nâm-ı celili, güneşin doğup-battığı her yerde, minarelerde birer ses ve soluk haline gelsin!” diye koşturan insanlar, günümüzde Ehl-i Beyt’in vazifesini temsil ediyorlar. Dolayısıyla üçüncü derecede Ehl-i Beyt sayılırlar.

Böyle bir pâyeyi, başka bir şey ile değiştirmemeliler. Her birerlerine bir İstanbul fethi verilse, bence, yine bu pâyeyi vermemeliler onlara. Varsın başkaları kapkara saraylar karşısında rükûa, secdeye varsınlar!.. Bunlara mukabil, onlar, öyle bir şey karşısında, serfürû etmiş, el-pençe divan durmuşlar ki, bütün dünyalar verilse, yine de onun dengi olamaz, ona mukabil gelemez. Bir kere o şeref, o pâye yeter!..

Birinci dereceden Âl-i Beyt olan o güzide insanlar şayet bugün yaşasalardı, nebevî ızdırabı paylaşacak ve nâm-ı celîl-i İlâhî’nin dört bir yanda bayrak gibi dalgalanmasını temine çalışacaklardı.

Başka bir ifadeyle, Âl-i Beyt dediğimiz şey… Nübüvvet, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile mühürlenmiş; O, “Hâtemü’l-Enbiyâ”. Fakat o misyonu O’ndan sonra edâ edecek olan, Evliyâ, Asfiyâ, Ebrâr, Mukarrabîn… Bunlar da çoğunluğu itibarıyla O’nun mübarek sulbundan gelenlerde aranması lazım. Yani, Hazreti Hatice’den dünyaya gelmiş Hazreti Fâtıma.. Hazreti Fâtıma’dan dünyaya gelmiş Hazreti Hasan ve Hüseyin efendilerimiz.. Onlardan dünyaya gelen İmam Câfer-i Sâdık gibi, Zeynülâbidîn gibi, Muhammed İbn el-Hanefiyye gibi kimseler… Günümüze kadar devam etmiş; öteden beri “Âl-i Beyt” vazifesi hep görülmüş.

Çağımızda da Çağın Sözcüsü… Âl-i Beyt olduğu konusunda kendisi “Ben böyle olduğumu bilmiyorum” diyor. Fakat onun hayat-ı seniyyesini karıştıranlar diyorlar ki; belli bir dönemde İslam dünyasında yaşanan -günümüzde yaşandığı gibi- baskılar karşısında, Anadolu, bir güven yeri olması itibarıyla, oralardan kaçıp gelerek, Anadolu’da ulaşılamayan bir yerde, bir tepenin başında, çok küçük bir köye sığınan bir ailenin çocuğu olabilir. Fakat nesebi kütüklerde, kayıtlarda öyle görünmediğinden dolayı kendisi “Ben, öyle olduğumu bilmiyorum.” diyor. Ama daha sonra birileri tespit etti onu. Aslında “bilmiyorum” deyişi, onun kendisine ait tevazu, mahviyet ve hacâletinin ifadesi; mesleğinin esası da o olduğundan dolayı, mesleğinin esasına meseleyi bağlıyor, öyle diyor.

Fakat kim olursa olsun, bugün o yola baş koyan insanlar, “Ehl-i Beyt” vazifesini görüyorlar, Allah’ın izni-inayetiyle. Dolayısıyla da -antrparantez arz edeyim- o Ehl-i Beyt’i, Hazreti Ali’yi, Hazreti Hasan’ı, Hazreti Hüseyin’i başlarında -bir yönüyle- birer kumandan gibi gördüklerini hatırdan çıkarmamalılar.

Diğer taraftan, onlar da çektiler. Birisi zehirlenerek şehit edildi. Öbürü de Kerbelâ’da, Revan nehri kenarında şehit edildi, çevresindeki otuz-kırk tane insanla beraber. Otuz-kırk tane insan ile beraber bir insan, bir yerde bulunuyorsa, bence onu tehlikeli görmek, tehlikenin ne demek olduğunu bilmeyecek kadar -bağışlayın- ahmaklığın ifadesidir. O ahmaklığı, o çağın Yezîd’i yapmıştı. “Yezîd”, fiil-i muzârî kelimesi, “zâde-yezîdu”dan geliyor. Daha da ziyadeleşerek çağımızda, çağın Yezîdleri yaşıyor. Evet, arta, arta, arta, arta, arta, arta müzâaf Yezîdler, mük’ab Yezîdler… Daha başkalarını saymama lüzum var mı? Yok!.. Biri, diğerini çağrıştırdığına göre, bence israf-ı kelâm olur; diğerlerini siz tahmin edin. Böyle uykuya dalmış kafanızdaki nöronlar harekete geçer, uyanırlar; “Galiba şu da o kategoride mütalaa edilebilir, şu da o kategoride mütalaa edilebilir, şu da o kategoride mütalaa edilebilir.” derler.

Yine antrparantez bir şey diyeyim: Bence bunları söyleyerek, düşünerek hayal dünyanızı kirletmeyin!.. O hayal dünyanızın, yapmanız gerekli olan şeyler için pâk, temiz, Türkçemizde kullanılan tabir ile “pirüpak” kalmasına dikkat edin. Nöronları ne kadar temiz kalmışsa, insan, o ölçüde isabetli düşünür, isabetli karar verir. Günümüzün insanının, isabetli düşünmeye, isabetli karar vermeye çok ihtiyacı var: Bu kadar sıkışıklık içinde, nasıl isabetli karar vermeliyiz ki, Allah’ın izni-inayetiyle, meseleyi durdurmaya, önünü kesmeye çalışan insanlara karşılık, biz, durmadan -Allah’ın izni ile- yolumuzda yürüyüp gidelim, hedefimize doğru; hiçbir şeye takılmadan, Allah’ın izni-inayetiyle…

Çünkü bu yol, Ehl-i Beyt yolu… Ehl-i Beyt olsaydı bugün, onlar bin sene yaşasalardı, iki bin sene yaşasalardı, sizin yaptığınızı yapacaklardı. Ne yapacaklardı?!. Nâm-ı celîl-i İlâhî’nin dört bir yanda şehbal açıp bayrak gibi dalgalanmasını temine çalışacaklardı. Şöyle-böyle, Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) tevârüs ettikleri -gelenek mi, an’aneler mi, ef’âl-i Nebeviye mi, takrîrât-ı Nebeviye mi, her ne ise şayet- bütün o güzellikler mecmuasını birer gerdanlık gibi ulaştıkları her yerde insanların boyunlarına takacaklardı. “Alın bir tane de siz boynunuza takın! Alın, bir tane de siz boynunuza takın!” diyeceklerdi. Bazılarını hakikaten yürekleri hoplayarak, لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ deme duygusuna sevk edecek.. bazılarını yumuşak bakmaya sevk edecek.. bazılarını da “Yahu bunlar, iyi insanlar, diyaloğa da açık insanlar.” filan duygusuna sevk edeceklerdi. Dolayısıyla dünyada hep Muhammedî bir hava (sallallâhu aleyhi ve sellem) esip duracak.. meltemler eserken, her yerde Muhammedî bir koku (sallallâhu aleyhi ve sellem) duyulacak.. ve âdetâ bir ıtriyat çarşısı gibi, herkes güzel bir gül kokusu duyacaktı.

Not: 2 Eylül 2018 tarihli Bamteli’den hazırlanmıştır.