Hilafeti döneminde Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) divanlar tesis etmişti. Devletin gelirlerinden, Ezvac-ı Tahirat’a hatırı sayılır bir pay ayırmak suretiyle onları aziz tutmuş, Efendimiz’den sonra ele güne muhtaç olmasınlar istemişti. Bu meyanda onlardan biri olan Zeyneb Bint Cahş validemize de payını gönderdi. Hem Fahr-i Kâinat Efendimiz’le (sallallâhu aleyhi ve sellem) akrabalık bağı bulunan hem de O’nun zevceleri arasına girme bahtiyarlığına nail olan bu yüce kadın, kendine yakışanı yapacaktı. Kendisine gönderilen bu yardımı görünce çok mahcup olmuştu.
Gelen paranın üzerine bir örtü örttürdü. Yanındakine, “Elini örtünün altına sok, bir tutam para al filanlara, bir tutam al filanın yetimlerine… götür.” diyerek gelen parayı daha oracıkta dağıtıverdi. Sonra da ellerini açarak, “Allahım! Bundan sonra Ömer’in atâsı bana ulaşmasın!” diye dua etti. Hayatında almaya alışmamış, hep vermeye kilitli anamız, ertesi sene kendisine ayrılacak payı görmedi ve korkudan tir tir titrediği alma imtihanına maruz kalmadan bu dünyadan ayrılıp ebedî âleme irtihal eyledi.37
Misallerden de anlaşılacağı üzere hiss-i semahatin (cömertliğin) coştuğu ve insanların verme endeksli yaşadığı bir cemiyette, başkalarına el açıp dilenme mânâsına tese’ül ve tekeffüfün önü alınacak, verme-alma dengesinin yerleştiği görülecektir. Durumu vermeye müsait olanlar verecek, alma durumunda olanlar ise almaktan köşe bucak kaçacaktır. İçtimaî hayatta denge böyle teessüs eder. Böyle bir toplumda ne dilenmeyi alışkanlık haline getirmiş tufeyli ve asalak bir güruh zuhur edebilir ne de hırs ve menfaatlerinin zebunu olmuş maddeperest zihniyetler yaşama imkânı bulabilir. İhtiyacından ötürü alma durumunda olanlar bir an evvel belini doğrultmak için çalışır; zengin olanlar da vermek için fırsatlar arar.