Öyleyse bir tarafta fakr u zaruret içinde kıvrım kıvrım kıvranan aynı kökün efradı dururken, diğer yanda imkânı olanların buna duyarsız kalması yakışık almazdı. Kendilerine düşeni yapmalı ve gerçekten kardeş olduklarını göstererek bu tanışmanın, kaynaşmanın gereğini ortaya koymalıydılar. Zira kök bir iken zamanla ayrı ayrı milletler hâlinde görülen bu kabilelerden Kureyş Mekke’de, Evs ve Hazreç de Medine’de Resûlullah’ın yanında itibar kazanıp şeref elde ederken; Mudar, kırda ve koyunların arasında yalnız ve garip bir hayat yaşıyordu. İşte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), aradaki bu bağ ve olması gereken şefkatten ötürü, sahabenin hiss-i semahatine dokunuyor ve onlardan, kendilerine terettüp eden vazifeyi yapmalarını bekliyordu.
Hutbesinin içinde Haşir sûresinden de şu âyeti okudu:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun, çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”30
Evet, herkes yarın Hakk’ın divanına çıktığında, kendisiyle beraber dünyadan ne getirdiğine bakmalı ve hayatında O’na (celle celâluhu) ne kadar yer verdiğini mutlaka gözden geçirmelidir.