Allah korkusu (takva), mü’minin hayatında en önemli dinamiktir. Onunla mü’min, selametli bir atmosferde seyeran etme imkânı bulur. Takva aynı zamanda, şeriat-ı fıtriyeye sımsıkı sarılma ve âyât-ı tekvîniyeden istifade etmeyi de tazammun eder. Aynı anne-babadan meydana gelen beşer, aradığı huzuru ancak birbirine el uzatmada, umumi tesanütte, toplumsal dayanışmada ve sosyal yardımlaşmada bulabilecektir. Zira bir tarafta siz mesudane bir hayat sürerken diğer yanda “kardeşleriniz” derbeder ise, sizin saadetiniz de suni ve geçici demektir. Yarın bir fırtına, sizin bu saadetinizi de altüst edecek ve huzur adına her şeyiniz harap olup gidecektir.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahabenin hissiyatını harekete geçirecek ne lazım geliyorsa, orada birer birer dile getirdi. O daha sözlerini bitirir bitirmez bir sahabi, koşarak gittiği evinden, içi dolu bir keseyle mescide döndü. Belli ki içi doluydu ve iki eliyle zor tutuyordu. Onun bu hareketi, diğerlerini de harekete geçirmiş ve kısa bir zaman içinde Resûlullah’ın önünde, yiyecek ve giyecek olmak üzere iki ayrı tepecik meydana gelivermişti. Kimisi bulabildiği bir sa’ hurma veya buğdayı getirip dökmüş, kimi gidip elbisesini getirmiş, kimi de bir parça ekmek getirmişti.
Manzara karşısında hayli sevinen Allah Resûlü’nün yüzünden yağmur yüklü bulutlar sıyrıldı, onun yerini tebessüm aldı. Kasvet sıyrılmış ve yerini cıvıl cıvıl bir bahar havasına terk etmişti. Artık bir başka parlaklık ve sürur okunur olmuştu Kâinatın İftihar Tablosu’nun yüzünde.