Hazreti Ömer’in (radıyallâhu anh) Ashab’dan bazısına daha çok yakınlık göstermesi bazılarının dikkatini çekiyor, belki içten içe rahatsızlık duyuyorlardı. Hazreti Faruk, bu davranışının sebebini göstermek için bir senaryo hazırladı. Sevdiği bu sahabelerin her birine içinde altın olan keselerle birer elçi gönderdi. Elçiler henüz onların yanından ayrılmadan, gönderilen altınların oracıkta dağıtılıverdiğine şahit oldular. Âdeta birbirleriyle anlaşmışlar gibi hepsi de de aynı davranışı sergiliyor ve Hazreti Ömer’in teveccühünde ne kadar haklı olduğunu gösteriyorlardı. Hâlbuki kendileri fakr u zaruret içinde yaşıyorlardı.
Mesela Suriye önlerindeki ordunun komutanı Ebû Ubeyde, belki ancak iki günlük ihtiyaçlarını giderecek mâmeleke sahipti. Bir keresinde Şam önlerine gelen Hazreti Ömer, komutanlarına, “Kardeşim Ebû Ubeyde nerede?” diye sorar. “Şimdi gelir.” derler. Biraz sonra, iplerle bağlı bir devenin üzerinde Ebû Ubeyde gelir; selam verir ve etrafıyla ilgilenmeden doğruca evine gider. Üzerinde sadece kılıç, kalkan ve bir de azığı vardır. Onun bu hâline muttali olan Hazreti Ömer, gördükleri karşısında gözyaşlarını tutamaz; peşinden gider ve “Ne olurdu biraz da kendine baksaydın, kendinle ilgilenseydin!” der. Hazreti Ebû Ubeyde’nin cevabı şudur: “Bunlar bana yetiyor da artıyor!”35 O’nun bu müstağniliği karşısında koca Ömer’in ağzından şu sözler dökülecektir: “Hepimizi değiştiren dünya seni asla değiştiremedi.”36
İşte bunlar, İslâm’ın ortaya koyduğu değerlerin semereleriydi. Mü’min, vermek için coşarken, almaktan olabildiğince uzağa kaçıyordu.